Photoshop Tips - Create a Vignette Effect photo photo Komik Anlar Örümcek ağacı!    Amber palace, jaipur golden palace, bangkok grand palace, bangkok Floating market, Bangkok Nepali smiles, kathmandu travel Budhist prayer tomb, Tibet travel A view of Kathmandu, nepal travel Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleri Dünyanın en ilginç masa üstü tepeleri-resimleriWillow tree with trunk and leaves Two tiny snails on a brick wall Two snail's having sexual intercourse. two dead birds in road wpe935f662.jpg Leewardside.jpg Teasle.jpg Tracks.jpg Gutterpress!.jpg RHdownabit!.jpg Image:Petermann_Island.jpg Image:Antarctica  Seattle to McMurdo.jpg Image:Antarctica Trip 2001 cold.jpg Image:Antarctica Trip 2001 archway.jpg TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı  TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı TEM'in ankara-istanbul yönü 3 saat kapandı      İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri İshakpaşa Sarayından kartpostallık görüntüler-resimleri Abant beyaza büründü-resimleri Abant beyaza büründü-resimleri Abant beyaza büründü-resimleri Abant beyaza büründü-resimleri Abant beyaza büründü-resimleri Abant beyaza büründü-resimleri Abant beyaza büründü-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri Abdullah Gül Dolmabahçede-resimleri  Avrupa kara teslim-resimleri Avrupa kara teslim-resimleri Avrupa kara teslim-resimleri Avrupa kara teslim-resimleri Avrupa kara teslim-resimleri News image Avrupa kara teslim-resimleri Avrupa kara teslim-resimleri Avrupa kara teslim-resimleri Avrupa kara teslim-resimleri Avrupa kara teslim-resimleri Rüyaları gerçeğe dönüştü-resimleri         
UNUTULMAZ YOLSUZLUKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UNUTULMAZ YOLSUZLUKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2010 Pazar

Vurgunun ardından Gürüz çıktı

Sayıştay denetçileri, ÖSYM'deki Kıbrıs vurgununun ardından, paraların ayrı hesaba aktarılması talimatı veren YÖK eski Başkanı Gürüz'ün çıktığını tespit ederek soruşturma istedi...

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi'nde (ÖSYM) yapılan Kıbrıs vurgunun ardından eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz çıktı. KPSS'deki kopyaya ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında Kıbrıs'ta yapılan ÖSS sınavı gelirlerinin de ÖSYM bütçesine aktarılmadığı tespiti, Sayıştay denetçilerini harekete geçirdi. ÖSYM'de görevli üst düzey bürokratların, ayrı hesapta toplanan sınav ve harç paralarıyla KKTC'de villa satın aldığı, aileleriyle otellerde konakladığı iddia edildi.

AYRI HESAP OYUNU ORTAYA ÇIKTI

2009'da Kıbrıs'tan sınava giren adayların ödediği paraların ayrı hesapta tutulmasının altında dönemin YÖK Başkanı Gürüz'ün imzasının olduğu tespit edildi. Sayıştay'ın, Prof. Gürüz ile geçen hafta görevinden istifa eden ÖSYM Başkanı Prof. Ünal Yarımağan'a yargı yolu açacak suç duyurusu metninde şu ayrıntılar yer aldı:

3 BİN ADAYDAN 133 BİN TL TOPLANMIŞ

ÖSYM verilerine göre 2009'da Kıbrıs'tan ÖSYS'ye giren aday sayısı 3 bin 348 kişi olmuş ve her kişiden 40 TL alınmış, toplamda alınan 133 bin 920 TL Kıbrıs'ta açılan ayrı bir hesapta tutulmuştur. Bu durum 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu hükümlerine göre suç teşkil etmektedir. Bunun bu şekliyle yapılması hususunda dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz imzası ile bir protokol imzalandığı görülmektedir. Prof. Gürüz, ÖSYM gelirlerini toplamayan Ünal Yarımağan, Mehmet Altunay ve Yüksel Bilgin hakkında işlem yapılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
PROF. YARIMAĞAN İLE GÜRÜZ'E YARGI YOLU

1995-2003 yılları arasında iki dönem YÖK başkanlığı yapan Gürüz, KPSS skandalı sonrası istifa ederek ayrılan eski ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan ve diğer ilgililerle ilgili soruşturma başlatıldı. Star







17 Mart 2010 Çarşamba

Deniz Kuvvetleri'nde SKANDAL İHALE



Savunma Sanayi’nde M60 tank modernizasyonundan sonra Deniz Kuvvetleri’nde de ‘keşif gözetleme uçağı’ alım ihalesinde büyük bir yolsuzluk skandalının yaşandığı ortaya çıktı.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın Deniz Karakol ve Sahil Güvenlik Uçağı ihtiyacını karşılamak amacıyla başlatılan Meltem Projesi’nin fiyaskoyla sonuçlandığı ortaya çıktı. Uzmanların hiçbir uyarısının dikkate alınmadığı projeyle yaklaşık yüz milyonlarca dolarlık para havaya saçılmış oldu. Projenin hayata geçirilememesi nedeniyle Türkiye’nin 1993 yılından bu yana Ege ve Akdeniz’de keşif ve gözetleme yapamadığı öğrenildi.

İKİ DENİZİ KOMŞUYA BIRAKTIK!

Deniz Kuvvetleri’nde mevcut olan ancak 1980’li yılların sonuna doğru performansı iyice düşen Deniz Karakol uçakları 1993’te hizmet dışı kaldı. Türkiye’nin, 1993’ten bu yana da düşman denizaltılarının korkulu rüyası olarak bilinen Deniz Karakol uçağı olmadı. Bir gerginlik durumunda en çok ihtiyaç hissedilen platformlardan birisi olarak değerlendirilen “keşif gözetleme” ihtiyacından Deniz Kuvvetleri mahrum bırakıldı. Yunanistan’a dikkat çeken uzmanlar, sadece Ege’de değil Akdeniz’de de gemilerin bir çırpıda gidemeyeceği yerlere Deniz Karakol uçakların gönderip saatlerde keşif yaptırdığına işaret etti. Deniz Kuvvetleri’nin ihtiyacının karşılanması için başlatılan projelerde de kamu yüz milyonlarca dolar zarara uğratılırken hiçbir sonuç da alınamadı. İhtiyacın giderilmesi için Savunma Sanayi Müsteşarlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı 1997’de düğmeye bastı.

147 MİLYON DOLARLIK İMZA

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na 6 adet ‘Deniz Karakol’ uçağı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’na da 3 adet Sahil Güvenlik Uçağı alımı için çıkılan ihalede yaşananlar Savunma Sanayi ihalelerinde yaşanan çarpıklığı bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Savunma Sanayi İcra Komitesi, 27 Ocak 1998 tarihinde Deniz Karakol ve Sahil Güvenlik Keşif Uçakları Platform Tedarik Projesi olarak bilinen Meltem-1 projesi kapsamında 9 uçağın tedarik edilmesi için İspanyol CASA firması ile görüşülmesi kararı verdi. Savunma Sanayi Müsteşarlığı Proje Müdürü Uzman Yakup Taşdelen ile Türk Silahlı Proje Koordinatörleri Yarbay Tanju Yalçın ve Üsteğmen Levent Becerik’in görevlendirildiği projenin 23 Temmuz 1999 yılında sözleşmesi yapıldı. Sözleşme bedeli olarak 147 milyon dolar belirlendi.

UZMANLAR KARŞI ÇIKTI

Proje başlamadan önce Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nda bazı bürokratlar Meltem projesi kapsamında Deniz Gözetleme ve Sahil Güvenlik Keşif görevleri için uygun olmadığı gerekçesiyle CASA uçaklarına karşı çıktı. Başkanlığını Prof. Dr. Nejat İnce’nin yaptığı ve içinde Deniz Kuvvetleri personelinin de bulunduğu heyetin hazırladığı raporda tedarik edilmesi planlanan CN 235 CASA uçaklarının Deniz Karakol uçağı olarak kullanılmaması ısrarla vurgulandı. Ancak yetkili isimler uzman raporlarına kulaklarını tıkadı. Sonuçta “Proje başarısız olursa 250-300 milyon dolar ve en az 3-4 sene zaman kaybı söz konusu olacaktır” diyen uzman raporu bire bir gerçekleşti.

Örnek CASA’ya kefil oldu, proje sürdü

Savunma Sanayi Denetleme Kurulu’nun karşı çıkmasına rağmen dönemin Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Örnek, CASA firmasından aldığı bilgilere dayanarak projenin ihtiyaçları karşıladığını savundu.

Uzman ve denetleme raporlarında CASA’ların Deniz Kuvvetleri’nin ihtiyacını karşılamayacağı ısrarla vurgulanmış olmasına rağmen, dönemin Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Özden Örnek, hiçbir bilimsel açıklama yapmadan sadece üretici firmadan aldığı bilgileri dayanak göstererek CASA’nın ihtiyaçlara cevap verdiğini savundu. Bunun üzerine Denetleme Kurulu sorumluluğu Örnek’in üzerine atarak, projenin tekrar başlatılmasına karar verdi. Projenin ısrarla olmasını isteyen bir diğer isim de o dönem Deniz Kuvvetleri adına Proje Üst Yöneticisi olarak görev yapan Tuğamiral Feyyaz Öğütçü oldu.

İSRAİL FİRMASI GİBİ...

Birleşik Arap Emirlikleri’nin CASA’nın daha gelişmiş CN 295 modelini aldığı bir dönemde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın CN 235 modelinde ısrar etmesinin nedeni anlaşılamadı. Ayrıca M60 tanklarında olduğu gibi ekonomik olarak darboğazda olan CASA firmasının batmaktan kurtarıldığı öne sürüldü. M60 Tank modernizasyonunda da batmak üzere olan İsrailli IMI firmasının kurtarıldığı iddia edilmişti. Proje kapsamında 9 adet uçağın üretimi tamamlandı. Fakat uçaklardan bir tanesi test uçuşu sırasında düşerken, kazada yabancı pilotlarla birlikte Türk pilotlar ve test personeli öldü.

ESPRİ KONUSU OLDU

Meltem Projesi’nin ilk aşamasında başka bir skandal daha yaşandı. Yaşanan sorunun montaj bilgisi eksikliğinden kaynaklandığı öne sürülerek, CASA firmasıyla astronomik fiyatla teknik eğitim sözleşmesi imzalandığı iddia edildi. CASA firması bu anlaşma sayesinde yine ekonomik darboğazını atlatırken, Türkiye’nin bonkör (!) tutumu espri konusu bile oldu. CASA’ya giden TAI mühendisleri, İsyanya’daki tesisin parası TAI’den çıktığı için ‘buralar da bizim” diyerek espri konusu yaptı. Ciddi yazılı sözleşme yapılmadan alınan söz konusu eğitimlerin de verimliliği istenilen seviyede gerçekleşmedi. Üstelik ihtiyaç olmadığı halde 2004- 2005 yılları arasında CASA mühendisleri TAI’ye gelerek astronomik fiyatlara danışmanlık hizmeti verdi. Yine detaylı bir danışmanlık anlaşması metni olmadığı için CASA firması, az tecrübeli ve teknik olarak yetersiz mühendislerini Türkiye’ye gönderdiği için yine danışmanlıktan yeterli verim alınamadı.

EĞER BAŞARISIZ OLURSAK 300 MiLYON $ ZARAR EDERiZ

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın Deniz Karakol uçağı olarak kullanılması planlanan CN 235’lere eklenmesini istediği konfigürasyonun, bu uçaklar tarafından kaldırılamayacağı bir çok uzman raporunda defalarca dile getirildi. Görüşmeler sırasında CASA firmasına CN 235’lere eklenmesi istenen donanımı kaldırıp kaldırmayacağı soruldu. Ancak CASA firmasının verdiği cevap, raporlarda dile getirilen sorunları çözmekten uzak bulundu. Proje Koordinatörü Uçak Mühendisi Kemal Kaya ve Proje Mühendisi Uçak Mühendisi Sedat Güldoğan, Deniz Karakol Uçağı teknik raporunu hazırlayarak Savunma Sanayi Müsteşarlığı’ndan Daire Başkanı Mustafa Kaya ile Ekonomik İşler Müsteşar Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Kazdağı’na sundu.

TAM 4 YIL KAYBEDERİZ

İki uçak mühendisinin raporuna göre CN 235 uçağının Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın gönderdiği harekat ihtiyaçlarını havada kalış süresi ve G limitleri yönünden karşılamadığı belirtildi. Platform kontratının imzalanması ve projenin başarısız olması durumunda, platformların Deniz Karakol Uçağı amacı ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın istediği konfigürasyonlarda ve harekat ihtiyacına yönelik kullanılamayacağı vurgulanarak, “Projenin entegrasyon aşamasında başarısız olması durumunda yaklaşık 250-300 milyon dolar ve en az 3-4 sene zaman kaybı söz konusu olacaktır” denildi.

BU YÜKÜ CN 235 KALDIRMAZ

Ayrıca Hava Kuvvetleri’nin de CN 235 CASA uçaklarını elektronik harp uçağı olarak modifiye etmeyi planladığı, ancak uçakların teknik yetersizliğine ek olarak üzerine takılacak ekipmanların uçağı ağırlaştırması nedeniyle bu projeden vazgeçildiği vurgulandı. Ancak Deniz Kuvvetleri’nin takacağı ekipman çok daha ağır olmasına rağmen CN 235’lerde ısrar edildi. Deniz Kuvvetleri- ’nin istediği ekipmanlara sahip uçakların Avrupa ve ABD normlarında 50-60 ton kapasiteye sahip olduğu belirtilerek, kapasitesi 16 ton civarında olan CASA CN 235’in bunu kaldırmayacağı aktarıldı. Savunma Sanayi Müsteşarlığı Denetleme Kurulu, teknik yetersizliklere ilave olarak, İspanyol firmasına başlangıçta 50 milyon dolarlık haksız kazanç sağlandığı, tek kaynak olması nedeniyle bu miktarın artacağı uyarısı da gündeme getirildi.

KARŞI ÇIKANLAR SÜRÜLDÜ

Denetleme Kurulu, idari konularda firma lehine taviz verildiğini belirterek, olumsuzlukları gündeme getiren Savunma Sanayi Müsteşarlığı personelinin geçici görevle, kurumdan uzaklaştırıldığı ve yerine de bu projede hiç çalışmamış yeni mezun elemanların görevlendirildiğine dikkat çekti. Denetleme Kurulu’nda belirtildiği gibi CASA CN 235’lerin Deniz Karakol Uçağı olarak kullanılmasına karşı çıkan Uçak Yüksek Mühendisi Kemal Kaya geçici olarak başka göreve gönderildi. Ayrıca Denetleme Kurulu, Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na ve Milli Savunma Bakanlığı’na birer yazı yazarak projenin durdurulması yönünde görüş bildirdi.

CASA 34 bordo bereliye mezar olmuştu

Görüşmeler sürerken Türkiye’de uçan CASA uçaklarından biri 2001’de Malatya’da düştü. PKK terör örgütünün baş belası olarak yetiştirilen 34 bordo bereli şehit oldu. Resmi yetkililer kazanın nedenini buzlanma olarak açıkladı. Ancak uzmanlar kazanın nedenini, buzlaşma koşullarına giren uçağın elektrik sisteminde olacak bir arıza sırasında da beslenmesi gerektiği halde CASA uçağının tasarım hatasından dolayı buz önleme sisteminin çalışmadığını ve uçağın düştüğüne işaret etti. Hatanın TAİ, Savunma Sanayi Müsteşarlığı, Hava Kuvvetleri ve CASA firmaları tarafından kazadan önce bilindiği belirtilirken, TAİ’nin hatalı tasarımı değiştirmek için Hava Kuvvetleri’ne teklifte bulunduğu ancak netice alamadığı vurgulandı. İspanya’nın ise bu hatayı kendi uçaklarında düzelttiği öğrenildi. Ayrıca bir CASA uçağı da aynı yıl Kayseri’de düştü.

BUGÜN

10 Şubat 2010 Çarşamba

Vahdettin polemiği ve Demirel

UNUTMA EY HALKIM




Türkiye`nin en renkli politik simalarından Süleyman Demirel, kendini unutturmayacak şekilde ismini gündemde tutmayı başarıyor. Neredeyse bütün tartışmaların içinde var. Bugünlerde çok keyifsiz olmalı; çünkü son günlerde ailenin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Yeğeni Murat Demirel yüzünden büyük sıkıntı içinde. TMSF, biraderi Şevket Demirel`in mallarına el koydu. Ne hikmetse yeğenleri hep Demirel`in başını ağrıttı. 1970`lerde, pederinin ismini alan yeğen Yahya sahneye çıktı, Türkiye ilk hayali ihracatı onunla tanıdı. Az kalsın, siyasi yaşamına mal olacaktı, fakat iyi kurtardı. Şimdi de diğer yeğeni benzer sıkıntılara yol açtı. Allah`tan siyasi gelecek hesapları yok artık, yoksa yeğenleri yüzünden ağır bedeller ödeyebilirdi. Gerçi siyasi hesapları bütünüyle kapattığı söylenemez, ihtiyaç duyulması halinde hazır olduğunun mesajlarını vermeyi ihmal etmiyor. Bu aşamadan sonra ülkenin ona ihtiyacı olur mu bilmiyorum? Sözü son Osmanlıpadişahı Vahdettin tartışmasında üstlendiği role getirmek istiyorum. Genel kanatlerden biri Süleyman Demirel`in siyasi finalini, hep omuzlarında yükseldiği sağ kesimin çizgisi yönünde değil de tam aksine sürekli didiştiği sol camianın hissiyatına tercüman olacak biçimde oynadığı yönünde. Birkaç gün önce bir gazeteye verdiği demeçte `Türkiye partisiydi benim partim. Oy veriyorlarsa ortaya çıkıp oy vermeyin mi diyecektim. Diyemem ki her çeşit insan bize oy vermiştir.` diyor. Bugün böyle konuşması konjonktürel olarak değerlendirilebilir, ancak geçmişte seçimler öncesinde sağ kesim oylarını almak için ne tür bir söylem sahibi olduğunu görmek isteyenler dönemin gazetelerini tarayarak görebilirler.Çankaya`da geçen 7 yıllık cumhurbaşkanlığı süresinin ikinci yarısında sergilediği tutum ve davranışları yadırgamamak mümkün değil. Belki siyasi alana bakan yönüyle müdahalenin biraz daha yumuşak gerçekleşmesini de sağlayabilir miydi, doğrusu kamu vicdanı hala bu noktada şüpheler taşıyor. Bugün bile hala Süleyman Demirel`in son dönemde sağ kesimin değerlerine bu kadar yabancılaşmasını anlayabilen varsa beri gelsin. Sağdan hiçbir insan Osmanlı`yaİsmet Paşa ve takipçilerinin bakış açısı ile soğuk bakmaz, daha insaflıdır; padişahları o günlerin şartları içinde değerlendirir ve sempatiyle bakar. Nedense Demirel, Bülent Ecevit`in `Son Osmanlı padişahı Vahdettin hain değildir` açıklamasından pek rahatsız oldu. Bu konuyu niye gündeme taşıyorsunuz diye gazete yöneticilerine müdahale etmeye kalkması biliyorsunuz gazetelerde haber oldu. Bu tartışmada bizi asıl şaşırtan Ecevit değil, Demirel oldu. Ecevit`e karşı çıkmakla kalmadı, konuyu asıl bağlamından çıkararak `Vahdettin ile Atatürk` ikilemine taşıdı. 600 yıllık muhteşem imparatorluğun yükü, kahrı ve kederi omuzlarına yüklenen Vahdettin sadece Atatürk`le ilişkileri baz alınarak değerlendirilebilir mi? Vahdettin`in Atatürk`le arasının iyi olduğu dönemler de vardır, açık olduğu zamanlar da. Son yıllarında Atatürk`ün İsmet Paşa ile de arasının açık olduğunu bilmeyen yok. İmparatorluğun dağılışı Vahdettin ile Mustafa Kemal Atatürk`ü farklı yerlere sürükledi. Mesele o günlerin şartları içinde değerlendirilmeli, bire bir bugüne taşınmamalı. Tarihin hükmü olaylar yaşanırken değil, arkadan gelir. Bazı bilgilerin aksine saraya yakın kaynaklar Mustafa Kemal`in Vahdettin`in güzel kızı Sabiha Sultan`ı bizzat huzura çıkarak istediğini, ancak olumlu cevap alamadığını kaydeder. Demirel, tartışmayı Vahdettin-Atatürk denklemine dönüştürerek yanlış yaptı. Bir arkadaş `Ben hiç Süleyman Demirel`i bu kadar çıplak, savunmasız görmemiştim.` dedi. 28 Şubat da dahil olmak üzere daha önceki tutumlarının bir yere kadar izahı vardı çünkü. Atatürk de Vahdettin`in İstanbul`u terk ederken Topkapı Sarayı`ndan hiçbir şey götürmemesini takdirle yadeder. Süleyman Demirel`in Çankaya`daki görev süresinin 5 yıl daha uzatılmasına karşı çıkanlar bu tartışmadan sonra ellerini bir kez daha vicdanlarına götüreceklerdir.

HIRSIZLARIN HORTUMCULARIN BABASI



Düzenin Sadık “baba”sı, MGK’nın Apoletsiz Generali DEMİREL


Bankalar operasyonu, DEMİREL ve AİLESİ’nin ilişkilerini yeniden gündeme getirdi. Bankalardan biri Süleyman

Demirel’in yeğenine aitti. Demirel’in yeğenleri, biraderleri meşhurdu. İlk ünlenen “sunta kralı” Yahya Demirel’dir.

Demirel’in 30 küsur yıldır süren siyasi hayatında, ülkemizi ne kadar bayındır hale getirdiği tartışmalıdır, ama AİLESİ’ni, sülalesini refaha kavuşturup, onlara MÜREFFEH bir yaşam sağladığı bellidir.

Susurluk olayının hemen ardından Demirel “gittiği yere kadar gidilsin” demişti. Ama o da biliyordu ki, “gittiği yer” sonunda gelip kendisine dayanacaktı. Başbakan olarak, Cumhurbaşkanı olarak taşıdığı siyasi sorumluluğun da ötesinde, çevresiyle birlikte o kirli ilişkilerin içindeydi.

İslamköy’den değil, Morrison Temsilciliği’nden Başbakanlığa
Onu şirin göstermek için olmadık sıfatlar yakıştırdılar. Halkı yoksullaştıran, işkence ve katliam emirleri veren Demirel, “Baba” ilan edildi. “Çoban Sülü” denilip Isparta’nın İslamköy’ünden çıkışı ve “yükselişi” ballandırılarak anlatıldı. Öyle ya, bir çoban bile bu ülkede nerelere kadar yükselebilirdi!

Nasıl yükseltildiği, kim olduğu hep unutturulmak istendi.

Süleyman Demirel, karşımıza ‘60’lı yıllarda çıktı. Adalet Partisi’nin genel başkanı olduğu 29 Kasım 1964’ten önce o, dünyayı sömüren büyük tekellerden “Morrison-Kunudsen” adlı ABD şirketinin Türkiye temsilcisidir. Morrison tekeli, adını o yıllarda, Vietnam’da ABD’ye karşı savaşan halk kurtuluş savaşçılarını çürütmek için hücre hapishaneler ve işkence merkezleri yapımı ile duyuruyordu. Türkiye’de de aynı dönemlerde “Bahriye Kışlası” adı altında gizli işkence merkezleri yaptı.

Demirel’in Amerikan hayranlığı ve 34 yıllık politikacılığında sadakatla sürdüreceği emperyalizmin has işbirlikçiği işte bu yıllarda başlamıştır.

Morrison şirketinin Ereğli Demir-Çelik’teki yapı işlerinde grev yapan işçilere saldırı emri veren Demirel’dir. Ortadoğu Teknik Üniversitesi ek bina yapımında Morrison’un sözleşmede yazılı olandan daha fazla para alması için canla-başla çalışan yine Demirel’dir. “Morrison Süleyman” adı boş yere konulmamıştır.

CIA, 27 Mayıs sonrası, Türkiye’de yeni düzenlemeler yapmak için burjuva siyaset sahnesine çıkarılacak, yeni işbirlikçiler aramaktadır. Çok geçmeden sadakatini ispatlamış “Morrison Süleyman”ı keşfedip AP’nin başına getirdiler.

“Geçici” ve Sürekli Politikaları
Emperyalizm ona “yürü ya kulum” demişti. O destekle yıllarca başbakanlık yaptı. 70’li yıllarda faşistler devrimcileri ve halkı katlederken o başbakanlık kürsüsünden “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyordu. 12 Eylül öncesinde orduya “şu adamları vurun” yazılı kararnameler verdi.

12 Eylül tarafından kendisine siyaset yasağı getirilince “Konuşan Türkiye”nin savunucusu oldu. Bu dönem onun “geçici demokratlık” dönemidir. Kimileri bunu “sahici” bir değişiklik sandı. Olmadığını yine bizzat gösterdi. 1991’de iktidar olduğunda, Türkiye, tarihinin en katliamcı hükümetlerinden birine tanık oldu.

Emperyalizmin ve tekellerin çıkarları katliamları gerektirirse, katliam yapar, Beyaz Saray ve TÜSİAD demokratikleşin derse, o bu defa “demokrasi”nin savunucusudur.

Yıllardır da MGK’ya başkanlık yapıyor. Halka karşı alınan her saldırı kararının, kontrgerilla operasyonlarının, kara para kararlarının altında onun da imzası var.

Susurluk’un Demirel’e değen ucu
5 Kasım 1996’da Ankara’nın Malki’si olarak tanınan Veli Sözdinler öldürülmüş, olaydan sonra mafyacı Kasım Gençyılmaz’ın adamlarından Hüseyin Kantar gidip polise teslim olmuş ve olay böylece kapatılmaya çalışılmıştı.

Veli Sözdinler Ankara’nın tefecilerindendir. Alacaklı olduğu isimlerden biri de Hacı Ali Demirel’dir. Yani Süleyman Demirel’in KARDEŞİ.

Cinayet yerine ilk koşan kişi Hacı Ali Demirel oldu. ‘Borç defteri’ni kurtarmak için oraya gittiği öne sürüldü. Demirel ise gidişini “başsağlığı”yla açıklamaya çalıştı. Ama açıklanmayan bir şey vardı: Hacı Ali Demirel, Sözdinler’in öldürülmesini nasıl bu kadar hızlı haber almış ve polislerden bile önce olay yerine gidebilmişti? Açıklanamayan bir şey daha vardı: Veli Sözdinler’in kasası ortada yoktu.

Burjuva basın, olayı böyle gündeme getirdi. “Araştırmacı gazeteciler” daha ileriye gidemediler. Ama gitseler de işin içinden çıkamazlar. Çünkü onun AİLESİ soyadı Demirel olanlarla sınırlı değildir. Cavit Çağlar’lar, Kamuran Çörtük’ler, Kemal Demir’ler, Kadir Has’lar diye uzayıp gider. Koç’la, Sabancılarla zaten yakın akrabadır.

Düzenin aradığı kişilik
Buna benzer daha birçok ilişki bilinmekte, konuşulmakta, ama bir şey yapılmamaktadır. Ancak bunların ayrıntısı o kadar da önemli değil. Hepsinin odak noktası, Demirel’lerin de Susurluk’un bir parçası olduğudur.

Demirel’ler, siyasi ekonomik güçleriyle, kendilerini Susurluk ilişkilerinden uzak göstermeyi az çok başarmışlardı, ama bu da bir yere kadardı. Artık, Demirel, kardeşleri ve kendisine yakınlığıyla tanınan işadamlarının pislikleriyle birlikte anılıyor.

Onun ve sülalesinin nasıl zengin olduğu da, onun gerektiğinde dinci, gerektiğinde MGK’cı, gerektiğinde ABD’ci, gerektiğinde “milliyetçi” olabilen bir siyaset hokkabazı olduğu da herkes tarafından biliniyor. Ama düzene, oligarşi içi dengeleri koruyabilmek için tam da böyle bir kişilik lazım. Gerçekte artık posası çıkmış olan Demirel, oligarşi açısından bir denge unsuru olarak hala gerekli. Bu nedenle siyasi, ekonomik kriz kendini daha fazla hissettirdikçe, onun yıldızı da tekrar tekrar parlatılıyor. Bir gün “Başkan” olması isteniyor, ertesi gün DYP’nin başına geçmesinden bahsediliyor, öbür gün partiler üstü bir hükümet kurması düşünülüyor. Diğer alternatif ise, Cumhurbaşkanlığının devamı...

Çünkü bu işi “iyi” yapıyor. Her gün bir açılışa giderek Susurluk devletinin ayakta durduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Her akşam farklı yalanları ve çizdiği pembe tablolarla TV’lerde “sukunet”, “devlete itaat” telkin ediyor.

Demirel gerçekten de tecrübeli bir politikacı. Ama unutulmasın; bu halkın da “50 yıllık Demirel tecrübesi” var.

Değişmeyen Demirel
Geçen hafta Diyarbakır Demokrasi Platformu Demirel’e çıktı... Demirel açık konuştu: Öyle “grup şeyi” falan olmaz... Dediği açıktı, “Kürtlerin hakları”nı kabul etmiyordu. Bireysel özgürlükler konuşulabilirdi. Daha önce “huzuruna” çıkan HADEP’li belediye başkanlarına da Anayasayı gösterip, buna uyacaksınız demişti...

Demirel hiç değişmedi. Acaba Kürt milliyetçileri bunu ne zaman öğrenecek? Ne zaman devleti tanıyacaklar?

BATAKÇILARIN HORTUMCULARIN HIRSIZLARIN BABASI VE YEĞENLERİ

UNUTMA EY HALKIM


Yeğen Demirel'e bıçak

09.08.2000

‘Paramı batırdın’ diyen saldırgan kalçasından yaraladıSıvas'ta bedelli askerlik yapan Murat Demirel, hava almak için birliğinin revirinden dışarı çıktığında saldırıya uğradı. Murat Demirel'e elindeki ekmek bıçağını saplayan işsiz saldırgan, ‘‘İsteseydim öldürürdüm’’ dedi.SIVAS'ta bedelli askerlik yapan 9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in yeğeni, Egebank'ın eski sahibi Murat Yahya Demirel, dün sabah birliğinin revirinden hava almak için dışarı çıktığında, Serdar Alptekin adlı 29 yaşındaki işsizin bıçaklı saldırısına uğradı.Kalçasından yaralanan Demirel hemen Asker Hastanesi'ne götürülerek tedavi altına alındı. Sağlık durumunun iyi olduğu öğrenilen Demirel için ayrıca Ankara'dan Sıvas'a özel doktor getirildi.

CUMAYA TERHİS OLACAKTI

5'inci Er Eğitim Tugayı'nda, kendisi gibi 1600 bedelli arkadaşıyla bir aylık vatani görevini yapan ve önümüzdeki cuma günü terhis olmayı bekleyen Murat Yahya Demirel'e saldırı, dün saat 10.30'da revirin önünde yapıldı.Genelkurmay'dan gelen listede, ‘Korunması gereken bedelliler’ arasında birinci sırada bulunan 2'nci Tabur 1'inci Bölük'teki Demirel, yüksek tansiyon şikayetiyle revirde kalıyordu.

HAVA ALMAYA ÇIKMIŞTI

Dün sabah hava almak için bir astsubayla birlikte revirden dışarı çıkan Demirel'in önü, asker kıyafetli bir kişi tarafından kesildi. Saldırgan, ‘‘Paralarımızı sen batırdın. Bütün bankazedeler adına seni öldüreceğim’’ diye bağırarak, elindeki bıçağıDemirel'in sol kalçasına sapladı.

ANKARA'DAN ÖZEL DOKTOR

Kanlar içinde kalan Demirel, hemen bin metre ilerideki Asker Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alındı. Olayın görgü tanığı astsubayın da yardımıyla saldırgan yakalandı.Demirel'in askerliği süresince, Sıvas'ta 4 yıldızlı Büyük Otel'de kalan koruması 3 polis memuru da olayı duyar duymaz Askeri Hastanesi'ne koştu.Demirel'e ilk müdahaleyi yapan doktorlar, hayati tehlikenin sözkonusu olmadığını söylediler.Ancak Demirel ailesi yine de Ankara'dan Sıvas'a özel doktor gönderdi.

ASKERİ ELBİSEYLE BİRLİĞE GİRDİ

Yakalanan saldırganın, 29 yaşındaki işsiz Serdar Alptekin olduğu anlaşıldı.Alptekin'in asker elbisesi giyerek birliğe sızdığı ortaya çıktı.Alptekin, savcılıkta verdiği ilk ifadesinde, ‘‘Asker elbisesi giyerek birliğe gizlice girdim. Öldürmek amacıyla saldırmadım. İsteseydim öldürebilirdim’’ dediği öğrenildi.

GÜVENLİĞİ İÇİN REVİRDEYDİ

Bu arada Demirel'in terhisine 3 gün kaldı. Demirel'in, 10 Temmuz'da birliğine teslim olduktan sonra komutanlara, yüksek tansiyon rahatsızlığı bulunduğunu söylediği, hem sağlığı, hem de güvenliği nedeniyle eğitim saatlerinin dışında revirde kaldığı ileri sürüldü.

KORUNMASI GEREKENLER

Genelkurmay'ın 'korunması gerekenler' listesinde Murat Yahya Demirel'den başka sanatçılar Serdar Ortaç ve Kaan Girgin, milli basketbolcular Ufuk Sarıca ve Voykan Aydın ile Beşiktaş antrenörü Ahmet Kandemirde bulunuyor.Baba: Hedef gösterdiler9'uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Egebank'ın sahibi ve yeğeni Murat Demirel'in bıçaklandığını Samandıra'da Otokent alış veriş merkezinin temel atma töreni sırasında öğrendi. Gazetecilerin sorularını önce yanıtsız burakan Demirel daha sonra, ‘‘Epey zamandır hedef olarak gösteriliyor. Yargısız infazların neticesi böyle yerlere gelir’’ dedi.

TÖRENDE ÖĞRENDİ

Demirel, oturduğu protokol koltuğunda, saat 11.15'de korumalarının getirdiği cep telefonundan bir süre görüştü.Demirel'in karşı tarafa, ‘‘Telaşlanmayın, telaşlanmayın’’ dediği duyuldu. Demirel, tören bitimi sonrası gazetecilerin yeğeninin bıçaklanma olayıyla ilgili sorularını yanıtsız bıraktı. Demirel, Otokent'in açılışından sonra hemen yakınındaki Sabah Gazetesi'nin baskı tesislerini gezdi. Tesislerin çıkışında yine gazetecilerin Murat Demirel'in bıçaklanmasıyla ilgili sorularıyla karışılaşan Demirel, yeğeninin uzun süredir hedef gösterildiğini söyledi. Murat Demirel'in bıçaklanmasından büyük üzüntü duyduğunu belirten Demirel, şöyle konuştu: ‘‘Maalesef bir tecavüze uğramış. Hayati bir şey yok. Murat Demirel epey zamandır hedef olarak gösteriliyor. Ağır tahrik vardır hakkında. Ve tabii ki yargısız infazların neticesi böyle yerlere gelir

.’’GÖSTERENİ SEN BUL

Failler hakkında hiçbir şey bilmediğini belirten Demirel, ‘Kimler tarafından hedef gösteriliyordu?’ sorusunu yönelten gazeteciye‘‘Sen bul’’ karşılığını verdi. Demirel, olayın nasıl gerçekleştiğinden çok kendisini Murat Demirel'in hayati tehlike içinde olup olmadığının ilgilendirdiğini söyledi.

DAVA AÇILMIŞSA AÇILMIŞ

Demirel, Murat Demirel hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin dava açtığının hatırlatılması üzerine de ‘‘Açtıysa açmıştır. Bunda şaşacak ne var?’’ dedi ve şöyle devam etti:‘‘Murat Demirel Türkiye'nin bir vatandaşı. Türkiye'nin sokaklarında serbestçe gezen bir adam. Kimin ne soracağı varsa ona da açık. Kanun mercilerinin soracakları sorulara açıktır. Ben Murat Demirel savunması içine girmem. Birisi Murat Demirel'i bıçaklarsa, kimsenin 'Oh olsun' diyeceğini zannetmiyorum. Öyle denilmeye kalkılırsa Türkiye'de çok kötü şeyler olur. Kime yapılırsa yapılsın, yapılan şey ayıp.’’İfadesi asker dönüşü alınacakEGEBANK'ın yeni yönetimi tarafından İstanbul DGM Başsavcılığı'na yapılan suç duyurusu üzerine hakkında soruşturma başlatılan, eski Egebank Yönetim Kurulu Başkanı Yahya Murat Demirel'in ifadesi asker dönüşü alınacak. DGM Savcısı Turan Çolakkadı tarafından yaklaşık bir aydır sürdürülen soruşturma kapsamında 39 sanıktan büyük çoğunluğunun ifadesi alındı. Sanıklar arasında Türkbank davasında yargılanan Korkmaz Yiğit de var. Teşekkül halinde zimmete para geçirmek ve 4389 sayılı Bankalar Kanunu'na muhalefet etmek suçundan sanık olarak ifadesi alınanKorkmaz Yiğit'in Egebank'tan kredi aldığını kabul ettiği, ancak bu kredileri geri ödeyeceğini söylediği belirtildi. SanıklardanNeslihan Demirel'in ifadesinin alınması için Isparta'ya talimat yazıldığı dile getirildi. Egebank hakkında icra, ticaret, ağır ceza ve asliye ceza mahkemelerinde görülen dava dosyaları da incelendikten sonra suçun DGM kapsamına girip girmediği tespit edilecek.

Yahya adını hiç sevmedi...

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in kardeşi Şevket Demirel'in oğlu olan Yahya Murat Demirel, işdünyasında adını Egebank ile duyurdu. Bayraktar Grubu'ndan Egebank'ı satın aldıktan sonra, büyük bir reklam kampanyasına başlayan Yahya Murat Demirel, yıldızının parladığı dönemde, adının Demirel'in diğer yeğeni, bir dönemin hayali ihracat hükümlüsü Yahya Demirel ile karıştırılmasından şikayetçiydi. Murat Demirel, bu tarihlerde sık sık, medya kuruluşlarını arayarak ‘‘Yahya’’ ön adının kullanılmamasını istedi. Murat Demirel, Merkez Bankası tarafından el koyulmadan önce Egebank için, banka tarihinin en büyük reklam kampanyasını başlatmıştı. 100 dolara bile günlük faiz veren ilk banka olan Egebank'a el koyulduktan sonra bir süre için yurtdışına giden Murat Demirel, ‘‘kaçtı’’ söylentileri üzerine Türkiye'ye döndü. Yahya Murat Demirel, Sıvas'ta bedellik askerlik yapıyordu.

7 Şubat 2010 Pazar

Bizde hiç sosyal patlama olur mu?.



Türkiye, Arjantin gibi olmaz. Sosyal patlama görülmez. İnsanlar market basıp, etleri sırtına vurup götürecek kadar saldırganlık yapamaz.Villâlarla gecekondular da omuz omuza. Lüks araçlarla, külüstürler de yanyana.

Türkiye insanı kaderciliği, çileciliği gereği susar.Oysa sosyal patlamanın en şiddetlisi yaşanmakta. İnsanları sokakta yürümekten ürküten, kapkaççılık bir sosyal patlama değilmiş gibi toplum mühendisleri, hâlâ kendilerini Arjantin’le kıyaslanmaktalar.Evli kadınların kocalarından ayrılıp, babalarının maaşını alabilmek, hayatlarını sürdürebilmek için yalan söylemek, ezilmek zorunda kalışları bir sosyal patlama değilmiş gibi.

Masum mahallelere kadar yaygınlık gösteren fuhuş da; refah ortamları ile hiç doğru orantılı değilken.Bir zamanlar insanlar, harp malûlü bile olsalar, tüyü bitmemiş yetimin hakkı var diyerek devletten kendilerine maaş bağlatamazlardı. Sırf bu yüzden memuriyetten uzak duran bir zihniyet vardı.

Bugünse ölmüş annesinin cesedini evinin bodrum katına gömüp, O’nun kıyafetlerini giyip, emekli maaşı alanlar bir Ş.G. de değil. 13 bin küsur kişi, sadece tesbit edilebilenler. “Fakirlik, kâfirlik olayazdı” diyen Peygamber ne kadar da etkili anlatmakta, yoksulluğun neler yaptırabileceğine dair.Bu ülkede cumhurbaşkanlığı yapmış kişinin bile yeğenleri, birkaç yüzyılda yapılamayacak bir para işi ile uğraşıyorlarsa. Genç Murat yaşından büyük işlere kalkışıp, banka açıp, halkın paralarını toplayıp krallığa oynuyorsa.

Eski cumhurbaşkanı yeğeni Murat için, cumhurbaşkanı antetli mektupları sağa sola başta Rusya’ya yollamışsa. Oğlancık bir anda hormonlu bir iş adamı gibi büyümüşse.Diğerleri gibi bankası batınca “Amcanın yeğeni” de paraları boşaltıyor.

Bu para çuvallarını ise eski Cumhurbaşkanının “çanağımız ortak” dediği babasının şirketlerine yerleştiriyor. Biz ayakta uyuyan halk TMSF elkoyunca ancak, Şevket Demirel’in 9 şirketinden haberdar oluyoruz. Veliaht Murat, Egebank’tan babacığının şirketlerine “5 milyon dolar” halkın parasını aktarmış, meğer.Çanak devrilince, kıyamet kopuyor.

Eski Cumhurbaşkanı Demirel’i tutabilene aşkolsun. “Yaptığınız linçtir. 50 yıl bu ülkede demokrasi ve hukuk mücadelesi yaptım. Artık isyan ediyorum”. Demirel hukuk mücadelesi yapmazsa ne olur bu milletin hali! Ya mücadeleden vazgeçip, çanağın içindekilerin peşine düşmezse...Şimdi böyle bir ülkede,Nasıl sosyal patlama olmasın? Nasıl kapkaç alıp yürümesin.

Nasıl kadınlar nikâhlarından vazgeçip, eski eşleri ile metres durumuna düşmesin. Anne-babaların ölü elbiselerini giyecek kadar bir aşağılığa talip olmasın.Amirali, Rektörü, bankacısı, işadamı soyguna çıkınca, halk oturur mu?Baştakiler kiminle dansettiklerinin farkındalar mı? Kollarındaki partnerleri olan halk; yoksul. Onlarla alay edercesine; ayaklarına, beyinlerine, yüreklerine basıyorlar.

Cumhurbaşkanının yeğenleri bile hırsız çıkınca, üstelik “çanak ortak” itirafları gelince, artık kim tutar bu milleti...

Yoksa o para `devletlilerin` mi?


Türklerin İsviçre bankalarındaki gizli hesaplarında 100 milyar dolar olduğu söyleniyor; peki yüzde 2 vergi ve hesap sorulmama gibi bir fırsatı hangi `akıllı` işadamı kaçırır; yoksa bu paralar rasyonel davranan işadamlarının değil de ortaya hiç çıkmak istemeyen `devletlilerin` mi?


Cemil Ertem/ Taraf

Şimdiye kadar olan ezberlerimizi bozan, bizi şaşırtan ve sarsan gelişmeler yalnız Türkiye`de olmuyor. Geçen hafta gazetelerin ekonomi sayfalarında `ayrıntı` haber olarak yer alan ama `şeytan ayrıntıda gizlidir deyişini` anlatacak kadar önemli bir haber vardı.

Dünyadaki `gizli hesapların` barınağı UBS, `gizli` hesap sahiplerine posta yolu ile hesaplarındaki bilgilerin ABD`ye aktarılacağını bildirdi. Bu önümüzdeki günlerin en ciddi finansal regülâsyonunun başladığı anlamına geliyor. Kriz sonrasının önemli gelişmelerinden birisi, vergilendirilmeyen servetlerin kaynağındaki ülkede vergilendirilmesini sağlayan düzenlemelerin başlaması olacak.

Bu düzenlemenin, göründüğü kadar, basit olmadığını söylemeliyiz. Çünkü banka ve finans sistemi tam buradan başlayarak düzenlenecek. Bir önceki sermaye birikiminin sonucu olarak sistem dışında atıl olarak duran trilyonlarca dolar sisteme girecek. Bu aynı zamanda banka sisteminin yeniden yapılanması anlamına geliyor. Sermayenin doğuya yolculuğu başladı.

Bu değişim, yeni döneme ayak uyduramayan köklü sanayi şirketlerini de çürütüyor.

Örneğin Alman şirketi Siemens`in fason-naylon şirketlere, hiç yapılmayan işler karşılığında yaklaşık 1,3 milyar avro ödediği ve bu paranın yurtdışındaki milyar avroluk ihalelerin alınmasında rüşvet olarak dağıtıldığı ortaya çıktı. Dönemin gerisinde kalan, niş ürün üretemeyen sanayi şirketleri yalnız ekonomik olarak batmıyorlar; ahlaki bir çöküntü içine de giriyorlar.

1990`lı yıllarda özellikle Amerikan finans sisteminde görülen `moral hazard` kanseri, şimdi kriz sonrası batacak merkez Avrupa sanayi ve elektronik şirketlerini sarmış durumda.

Eğer Siemens gibi şirket, naylon fatura kullanarak, yurtdışına, ihale almak için, kaynak aktarıyorsa bu, sonuçları itibariyle, önemli bir haberdir. Çünkü biliniyor ki, soğuk savaş döneminde, silah üreticisi küresel şirketler başta olmak üzere, Amerika ve Avrupa merkezli sanayi şirketleri devlet ekonomisinin ve askerî bürokrasinin hâkim olduğu azgelişmiş ülkelere rüşvet yoluyla satış yaparlardı. Bu ülkelere yalnız silah satışı değil, yol, köprü yapımlarından, askerî ve sivil bürokrasiye araç alımlarına kadar her şey rüşvet mekanizmasından geçerdi.

Bu mekanizma, asker ve sivil bürokraside, özellikle darbe dönemlerinde dolar milyarderleri yaratmıştır. Türkiye için en hatırda kalan örnek ise Lockheedskandalıdır. TSK, 1974-1975 yıllarında Aeritalia şirketinden Lockheed-Martin lisansıyla üretilen 40 adet uçak satın aldı. 1976`da, Lockheed-Martin`in yeminli denetçisi, ABD Senatosu`na verdiği ifadede, şirketin uçak satabilmek içinHollanda, Japonya, İtalya ve Türkiye`de askerî yetkililere rüşvet verdiğini belirtti. Açıklama üzerine hem TBMM, hem de Genelkurmay Başkanlığı, iddiaları araştırmak için birer komisyon kurmak zorunda kaldı.

Türkiye dışındaki ülkelerde yürütülen soruşturma sonucunda yolsuzluk skandalına bulaşanlar yargılandı, ağır cezalara çarptırıldı. Türkiye`de ise bir milim bile ilerlenemedi.

Soruşturma sürerken hükümetler ve ordu komuta kademesi değişti. Lockheed skandalıyla ilgili soruşturmalar, 12 Eylül 1980 darbesinden önceki son hükümetin başbakanı Demirel tarafından şu sözlerle kapatıldı: `Bence Lockheed bir muammadır. Üzerinde çok uğraşılmış, bir şey çıkarılamamıştır.` Sonra 12 Eylül geldi. Askerî darbenin koruması altına alınan Lockheed skandalı, Susurluksürecinde yeniden gündeme geldi. Ama yine sonuç çıkmadı.

Bu yolla dünyanın en zengin generalleri arasına giren darbeci generalin kim olduğunu herkes biliyor.

Ama, `kör gözüm parmağına` yapılan ve milyarlarca doların rüşvet olarak dağıtıldığı silah ticaretinde Lockheed skandalı okyanusta damladır. Bu `üst düzey` `kahramanların` karıştıkları yalnız silah rüşvet mekanizması değildir. Güneydoğudaki uyuşturucu ticareti paraları da UBS`nin gizli hesaplarındadır. Şimdi sormak zamanı:

UBS; `hesaplarınıza sahip çıkın yoksa bunları açıklayacağım` diye kaç Türk (eski-yeni-asker-sivil) üst düzey bürokrata ya da onların yasadışı temsilcilerine mektup yolladı?

Türklerin İsviçre bankalarındaki gizli hesaplarında 100 milyar dolar olduğu söyleniyor; peki yüzde 2 vergi ve hesap sorulmama gibi bir fırsatı hangi `akıllı` işadamı kaçırır; yoksa bu paralar rasyonel davranan işadamlarının değil de ortaya hiç çıkmak istemeyen `devletlilerin` mi?

Siemens gibi bir firma naylon fatura kullanarak (kaynak: Le Monde Diplomatique) Yurtdışına 1,3 milyar avro aktardıysa Türkiye rüşvet verilen ülkeler içinde var mı? Siemens son on yılda Türkiye`de hangi devlet ihalelerini kazandı; ne sattı?

Hadi bakalım `kahramanlar` bu sorular sizin için. Kaynak:iyibilgi.com

Yapanın yanına kar kalır






Lockheed Skandalı`nı hatırlayan kaldı mı? Veya Susurluk açığa çıkarılabildi mi?Şemdinli bombaları aydınlatılabildi mi? Tıpkı 1 Mayıs Katliamı, Çorum,Kahramanmaraş Katliamı, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Çetin Emeç ve diğer onlarca suikastin gerçek failleri ortaya bulunabildi mi? Türkiye`nin yakın tarihine damgasını vuran bu olayların hiçbirinin yanıtı ne yazık ki olumlu değildir. Bunlar herkesin hafızasında kalan, önemli olaylar. Bir de gazete manşetlerine çıkıp orada kalan ve ardından unutulmaya terk edilen irili ufaklı yüzlerce olay var. Emlakbank`ta bilgisayar yolsuzluğu ile ilgili bir gelişmeyi `Yamyamlar` diye SABAH`ta manşet yapmıştık yıllar önce. Yargıya da yansıyan bu davadan bir sonuç elde edildi mi hatırlamıyorum bile. SSK`daki ilaç yolsuzluğu davasından bir şey çıkmayacağı gibi. Veya Kemer`deki inşaat yolsuzluğuna göz yummak için lüks bir daire aldığı iddia edilen albayın davasında olduğu gibi. Çünkü bu coğrafya olayları aydınlatmak, sorumlulardan hesap sormak üzerine kurulu bir kültüre sahip değil. `Yapanın yanına kar kalır` gibi bir atasözü başka dillerde var mı bilmiyorum ama bu sözün insanları başarılı olmak için her türlü yolu denemeye teşvik ettiğini biliyorum.Avrupa Birliği`ne sık sık küfür eden yazarlar bile oradaki adalet sisteminin işleyişinden örnekler veriyorlar. Çünkü orada adalet sistemi insanları suçtan caydırıcı bir etki taşıyor. Bizde ise açık kabul edelim ki, adalet sistemi böyle bir işlev görmüyor. Onun için Bodrum`un mavi bayraklı koyları birer ikişer beton yığınına dönüyor. Çünkü onu diken adam biliyor ki, `yapanın yanına kar kalır.` Öyle olmasa İstanbul`un göbeğine Gökkafes gibi mimarlık ucubesi bir bina dikilebilir ve yerinde kalır mıydı? Yanına kar kaldığını gözleriyle görüyor. Şike olayı da böyle bir gerçek. Günlerdir herkes bir itiraflar dizisinde bulunup duruyor. Kimsenin kılı kıpırdamıyor. Kıpırdamaz da. Çünkü herkes herkesin aynı yoldan geçtiğini biliyor. Kendi balkonunu izinsiz kapatan küçük kat sahibinin kentlerin yağmasına sessiz kalması gibi, herkes küçük veya orta boyutta bir suçun ortağı oluyor. Zaman zaman bir şeyler değiştiği izlenimine kapılsak bile, günlük yaşamın akışı gerçeği yüzümüze tokat gibi çakıyor. `Yapanın yanına kar kalır.`

Bender Bush`a asrın rüşveti



Dünyanın önde gelen savunma sanayi şirketi İngiliz BAE System`ın, Bender Bush lakaplı Suudi Prens Bender bin Sultan`a tüm zamanların en yüksek rüşvetini verdiği ortaya çıktı


Hava savunma sistemleri pazarlayan şirketlerin, ihaleleri kazanmada yardımcı olan arabulucu yerel yetkililere rüşvet verdiğiyle ilgili iddialar yeniden dünyanın gündemine bomba gibi düştü. İngiliz yayın kuruluşu BBC haber kanalı tarafından ortaya atılan iddiaya göre, BAE Systems adlı dünyaca ünlü silah üreticisi firma, İngiltere ile Suudi Arabistan hükümeti arasındaki 40 milyar sterlinlik El Yemamesilah anlaşmasının görüşmelerini yürüten Suudi prens Bender bin Sultan`a 10 yıl boyunca yaklaşık 2 buçuk milyar dolar değerinde rüşvet verdi. Söz konusu haber, önceki gün, BBC televizyonunda yayınlanan Panorama adlı haber programında verildi.

HÜKÜMET BİLİYORDU

Gündeme bomba gibi düşen bu bilgiyi ortaya atan BBC, BAE tarafından yapılan rüşvet ödemelerinin İngiltere Savunma Bakanlığının `tam bilgisi dahilinde` olduğunu da öne sürdü. Prens Bender`ın, hakkındaki suçlamalar konusunda yorum yapmaktan kaçındığını ve BAE ile görüşmeler boyunca yasal sınırlar içinde kaldığını söylediğini de kaydetti. BBC, İngiltere Savunma Bakanlığının ise 40 milyar sterlinlik El Yemame ihalesiyle ilgili bilgilerin gizli olmasını gerekçe göstererek açıklama yapmayı reddettiğini duyurdu.

SORUŞTURMA BAŞLATILDI

BBC`nin haberinde, BAE`nin sadece bir yılda 120 milyon sterlini Suudi Arabistan`ınWashington Büyükelçiliği hesabına gönderdiği ve bu paranın Prens tarafından kullanıldığı iddiasına da yer verildi. İddialar İngiliz basınında yer almış ve İngiltere Ağır Dolandırıcılık Masası konuyla ilgili soruşturma başlatmıştı. Soruşturmanın ilk sonuçları da BBC`nin iddialarıyla örtüşür biçimde çıkmış, ancak Tony Blairhükümeti, soruşturmayı, Suudi Arabistan`la ilişkileri gerilen İngiltere`nin çıkarlarının zedelendiği gerekçesiyle durdurmuştu.

Bush`un çok yakın dostu

On yedi yıllık askeri kariyeri bulunan Prens Bender bin Sultan`ın diplomasi deneyimi 1978 yılında Amerika`nın Suudi Arabistan`a F-15 tipi savaş uçağı satılması konusunda yaptığı başarılı girişimler sonucu başladı. 1983`te Amerika`nın Arabistan büyükelçisi oldu. George Bush ve George W. Bush ile kurduğu yakın ilişkiler nedeniyle kendisine Bender Bush lakabı takıldı. Bu yakınlık kitaplara ve filmlere de konu oldu. 2005 yılında Suudi Arabistan Krallığı Ulusal Güvenlk Şefi oldu.

Büyük silahlanma projesi

İngiltere tarihindeki en büyük silah anlaşması olarak nitelendirilen Yemame silahlanma projesi bütün detaylarıyla bilinmiyor. Anlaşma kapsamında son 25 yıl zarfında 92 Tornado saldırı uçağı, 100`den fazla Hawk jetinin satışı gerçekleştirildi. BAE, anlaşmanın süresinin uzatılması için Suudi Yönetimiyle görüşmeye devam ediyor. Suudi Arabistan yetkilileri de son olarak, mevcut Tornado filosunun yerini alacak 72 Eurofighter uçağının kısa süre içinde BAE tarafından teslim edileceğini duyurmuştu.

Lockheed`i hatırlattı

İhalelere rüşvet karıştırmakla suçlanan İngiliz BAE System şirketi, daha önce adı skandallarla duyulan Amerikan Lockheed Martin ile bazı ortak projelere de imza atmıştı. Lockheed skandalı olarak bilinen olay, 1976`da, Lockheed Martin`in yeminli denetçisinin ABD Senatosu`na verdiği ifadeyle patlak vermişti. Denetçi, şirketin uçak satabilmek için Hollanda, Japonya, İtalya ve Türkiye`de askeri yetkililere toplam 22 milyon dolar rüşvet verdiğini iddia etmişti. Lockheed şimdi de Türkiye`nin almayı planladığı 10 milyar dolarlık 100 adet F-35 savaş uçağı ihalesini yürütüyor.

LOCKHEED SKANDALI




2009

Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı, ``Taraf gazetesinde yayımlanan belgenin Genelkurmay Başkanlığında hazırlanmadığı, böyle bir belgenin mevcut olmadığı anlaşıldığından ve aslı bulunmayan fotokopi belgenin 4. sayfasındaki imza bloğunda Albay Dursun Çiçek`in isminin üzerinde yer alan imzanın, şüpheli Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek`e ait olduğuna, bu belgenin hazırlanması ve herhangi bir kişiye verildiğine ilişkin şüpheli hakkında delil bulunmadığından, soruşturma konusu olay ve Çiçek ile ilgili itiraz yolu açık olmak üzere kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini`` bildirdi.

Bu haberi okuduğumda aklım seneler öncesine gitti.

1976

Cumhurbaşkanı Korutürk ve Başbakan Demirel aralarında anlaşarak Hava Kuvvetleri Komutanı Emin Alpkaya`yı 5 Mart 1976`da istifaya zorladılar. 7 Nisan`da açılan dava, jet hızıyla yürütüldü ve 30 Nisan`da Alpkaya`nın beraatı ile sonuçlandı. Genelkurmay Başkanı Semih Sancar kararı temyiz ettiyse de, Askeri Yargıtay beraat kararını onayladı.

Halbuki TBMM Susurluk Komisyonu Raporu`nun genel değerlendirme bölümündeki şu ifadeler üzeri örtülen pisliğin anahtar niteliğine işaret ediyordu: `Bütün dünyada yankılar uyandıran uluslararası rüşvet ve yolsuzlukların önemli bir örneği olanLockheed olayı ülkemizi de yakından ilgilendirmiştir. Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi`nde 1976 yılında Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. 15 ay çalışma neticesinde 524 sayı ile 278 sayfalık bir rapor hazırlanmıştır. Bu rapor bugün tartıştığımız gerçekleri yıllar önce görmemizi sağlayabilirdi.`

* * *

Lockheed olayı, firmanın bizzat kendi sözcülerinin Türkiye dahil bir dizi ülkede uçak alımları için rüşvet dağıttığını açıklaması ile patlamış, her ülkede yargılama süreçleri yaşanmış, Japon başbakanı istifa etmiş idi.

Türkiye`de de askeri yargı süreci işledi ama yukarıda özetlediğim gibi kimse mahkum olmadı.

Lockheed resmi olarak Türkiye`ye rüşvet verdiğini açıkladı ama bizde alan bulunamadı.

Bendeniz o tarihlerde Boğaziçi Üniversitesi`nde öğrenci idim; şimdi itiraf ediyorum, o rüşveti ben aldım, Tarabya ile Arnavutköy arasındaki boğaz meyhanelerinde de bir güzel yedim.

En çok da Hisar`daki Avcı`da ve Arnavutköy Kaptan`da yedim; bu iki meyhane de şimdi yok çünkü benden paraları vurdular, tatile gittiler.

Koca koca paşaların yargılanmasına üzülmemiş değildim ama korkup gerçeği açıklayamadım; Allah`tan askeri yargı devreye girdi ve adaletin gereğini yaptı da benim vicdanım rahatladı, paşalar boş yere ceza almadılar ve bendeniz de Boğazkıyılarında rakımı daha bir keyifle içtim.

Önemli olan vicdan.

* * *

Bu olayın üzerinden otuz küsur sene geçti, ancak açıklama cesaretini buluyorum.

Aradan bir otuz sene daha geçsin, Allah ömür verirse meşhur belgenin altındaki imzanın da bana ait olduğunu belki açıklarım.

Askeri yargı o tarihlerde bana ne yapar doğrusu bilemiyorum.

İdam cezası o tarihlerde geri gelmiş olursa (gidişat o yöndedir) ve zaman aşımı devreye girmezse infaz için kemik yaşımı da yükseltmelerine gerek olmayabilir.

Hatta belki kemik yaşımı biraz düşürmek bile gerekebilir ama bu konu zaten iyi bildikleri bir konu.

Hem Lockheed skandalı hem de belgenin altındaki imza meselesinde, görüyorsunuz, kamu vicdanını rahatsız edecek bir boyut yok ve zaten de olamaz.

Rüşveti veren belli, alan belli; imza meselesini de otuz sene sonra açıklayacağım.

‘Türkeş’in gizli hazinesi’ mi vardı?

İhtilal hesabı mı?
Türkeş'in İngiltere'de 12 katlı bir de binası olduğu, ihtilal olacağı korkusuyla yurtdışında para biriktirdiği öne sürülürken Hazine de gizli paranın peşine düştü
Alparslan Türkeş'in İngiltere Deutche Bank'ta 1.2 trilyon lira parası çıkmasının yarattığı tartışma sürerken, Hazine de duruma el koydu.
Türkeş ve ailesinin 1995'teki malvarlığı hesaplarında yurtdışındaki hesaplarının görülmemesi nedeniyle Mal Bildirim Kanunu'na göre kamu davası açılmasının gündeme geleceği bildirildi. Dava açılırsa, Türkeş ailesi hakkında, gerçeğe aykırı mal bildirimi beyanını ve gizli serveti bulunmak suçlarından 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası istenecek. Ankara 7'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan dava dosyasına sunulan belgeler ise dava için gerekçe oluşturacak. Dava sonucunda, paranın Türkeş ailesi tarafından çekildiği ve kullanıldığı tespit edilirse, paranın tahsil edilerek Hazine'ye irad kaydedilmesi sağlanacak.
MALLAR VE DAVALAR
Türkeş'in gizli hesabının ölümünden kısa bir süre sonra aileye Deutche Bank'tan gönderilen "başsağlığı mektubu" üzerine ortaya çıktığı belirlendi. Paranın çekilme tarihi 7'nci Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunulan dekontlara göre 15 Mayıs 1997. Türkeş'in bir dönem Türkmen asıllı bir İngiliz'le evli olan kızı Ayzıt Türkeş'in yaşadığı İngiltere'de hesap açtırması ise dikkat çekici bir başka unsur. Dönemin MHP teşkilatlarından sorumlu genel başkan yardımcısı Salih Gökçe, "Bazılarının 350 kilogram altını oluyor da, koskoca Türkeş'in bu kadar parası olmasın mı? Ama yurtdışında niçin hesap açtırdığını bilemiyorum" dedi. Gökçe, Türkeş'in İngiltere'de 12 katlı bir binası olduğu iddiası için de "İngiltere'de bir evleri olduğunu duyuyordum. Belki onun satışı sonucu elde edilen paranın bankaya yatırılmasıyla ortaya çıkan paradır" dedi.

Türkeş ailesi arasında başlayan ilk miras kavgası, Türk Federasyonları'ndan Türk Kurultayı'nın yapılması için 1997 Ocak-Şubat aylarında toplanan bir bavul dolusu çantanın kaybolduğu iddiası üzerine gündeme gelmişti. Türkeş'in ilk eşinden olan çocukları ile son eşi Seval Türkeş arasında miras davası yanında, bir de hakarete varan açıklamalar nedeniyle tazminat davası açılmıştı. Türkeş ailesinin bir başka miras davasında ise Atakent ve Fethiye'deki kooperatif evleri bulunamamıştı.
ARAÇLAR PARTİNİN
MHP kurmayları, hem işadamları, hem de Türk Federasyonları'ndan para toplanmış olabileceğine dikkat çekerek, Türkeş'in İngiltere yanında İsviçre ve Almanya'daki bankalarda da özel hesap açtırdığını ortaya attılar. İddiaya göre, her ihtilalde tutuklanan Türkeş, son dönemde de ihtilal olacağı olasılığına karşı yurtdışına çıkmaya hazırlanıyordu. Necmettin Erbakan'ı geceyarısı ziyaret edip bu konuda uyaran Türkeş, ailesinden ve partiden gizlediği bir özel hesabı da yurtdışına çıktığında kullanmak üzere açtırmıştı.

Türkeş'in açılan tereke davası sonucunda eşi ve oğluna kalan 3 makam arabasının da Türk Federasyonları'ndan toplanan paralarla alındığı ortaya çıktı. Şu anda eşi Seval Türkeş'te olan Audi ve Volvo marka arabayla, Tuğrul Türkeş'te bulunan Mercedes araç için MHP lideri Devlet Bahçeli hak talep edilmesini istememişti. Partinin Eskişehir ve Osmaniye İl binalarının da halen Türkeş'in üzerinde görüldüğü, partiye geçirilmediği bildirildi. Dönemin Genel Muhasibi Münir Terzioğlu, "Merhum ölmeden önce bu binalar partinin ama benim üzerimde, bana bir şey olursa sen şahitsin demişti" dedi.
TUĞRUL TÜRKEŞ: MAKSATLI
Aydınlık Türkiye Partisi Genel Başkanı Tuğrul Türkeş ise ablaları ve üvey kızkardeşi arasında miras davasının sık sık gündeme getirilmesinin Türkeş'in anısını incittiğini söyledi. Türkeş, şöyle konuştu: "Annem 1974'te rahmetli olduktan sonra babam bizi, 5 kardeşi çağırdı. 'Bakın şunlar benim üzerimde görünüyor ama bizim değildir. Tapusu benim üzerimde görünüyor ama, bunlar size hak değildir' dedi. Nitekim 1997'de rahmetli olduktan sonra MHP'ye ait olan 4/5 parça tapu, rahmetlinin terekesinden çıktı. Ben ablalarımla görüştüm. Sayın Bahçeli'ye yazılı ve şifaen bildirdim. Eskişehir'de, Gebze'de, İzmir'de şu gayrimenkuller bize mirasen intikal ediyor gibi görünmekle birlikte bizimle bir alakası yoktur. MHP'ye aittir. Şayet yetkili bir avukat tayin ettiğiniz taktirde, biz bunlarla ilgili feragatimizi bildireceğiz. Ve siz 'bunlarla ilgili işlemi yapın' diye kendilerine bildirdik. Hiç kimse bulanık suda balık avlamasın. Bu tamamıyla siyasi maksatlı bir senaryodur. Aziz Türkeş'in anısını incitiyor."
MECLİS SERVETİNİ ARAŞTIRMIŞTI
Meclis Liderlerin Malvarlığını Araştırma Komisyonu'nun Türkeş hayattayken yaptığı araştırma sonucu tespit edilen malvarlığı şöyleydi:

*Yakacık Koruyolu'nda 300 metrekare arsa ve 360 metrekare ev.
*İzmir Özdere'de 450 metre- kare arsa, 160 metrekare ev.
* Oran Sitesi'nde 200 metrekare ev.
*Fethiye Anadolu Yapı Kooperatifi'nde bir adet hisse.
*Bandırma'da kendisine ait 400 metrekare arsa, Ayrancı'da eşi Seval Türkeş'e ait 136 metrekare daire.
*Ankara'da eşi Seval Türkeş'e ait 100 metrekare ev.
*Ankara Altındağ'da 613-20000 hisseli arsa.
*İzmir Konak'ta 11-80 hissesi kendisinin 153 metrekare daire.
*Ankara Çankaya'da eşi Seval Türkeş'e ait 133 metrekare iki daire.
*Atakent Konut Yapı Kooperatifi'ndeki bir hisse.
*1991 Mercedes, 1994 Audi otomobil, emekli maaşı.
*30 bilezik, 60 cumhuriyet altını, 2 milyar 600 milyon lira nakit para, 45 bin Alman Markı, 2 bin ABD doları, bir av tüfeği, iki Kırıkkale tabanca, bir Rus yapısı tabanca.
*Eskişehir merkezde 948 ada, 121 parsel numaralı 262 metrekare mesken.
*İstanbul üsküdar'da 1664 ada, bir parsel numaralı 206000 metrekare arsa.
*Kocaeli Gebze'de 348 ada, 264 parel numaralı 1263 metrekare arsa.


Haber Analiz - Ayhan Özgür

MHP’nin “Başbuğu”, “ezeli ve ebedi lideri” Alpaslan Türkeş’in “gizli mirası” “aileyi” karıştırdı. Eğer, miras üstündeki sır perdesi aralanırsa, MHP’yi de karıştıracağından şüphe edilemez. Çünkü; son birkaç gündür basında çıkan haberlere bakıldığında bile “Türkeş’in mirası” olarak gösterilen paraların kayanağının karanlık olduğu görülmektedir. Farklı nedenlerle de olsa, “Türkeş ailesi” gibi MHP de, servetin kaynağını, MHP ile bağlantısının incelenmesini istememektedir. MHP’nin böyle “bizi ilgilendirmez” görünme gayreti bile, kendi başına kuşku çekicidir.

‘TÜRKEŞ-GİZLİ HESAP’ İLİŞKİSİ YENİ DEĞİL

Aslında Alpaslan Türkeş adı ile “gizli hesap” suçlamasının yan yana gelmesi ilk değil. Ta 27 Mayıs’ta, ihtilal gecesinde, Türkeş’in yanına aldığı bir “tim”le Merkez Bankası kasalarını boşaltıp, bir arabaya yükleyip, bilinmez bir yere götürdüğü gayri resmi olarak ama ciddi olarak hep iddia edilmiştir. Ama Türkiye’de; darbecileri ve onların eylemlerini soruşturmak, yargılamak pek adetten olmadığı için, bugüne kadar bu iddialar da ortada kalmıştır. Bu yüzden de; Türkeş’in “gizli serveti” ortaya çıkınca ilk akla, 27 Mayıs’a dair bu iddia gelmiştir. Ama sadece 27 Mayıs’la ilgili olanı değil, MHP’nin eylemleri ve nasıl finanse edildiği, hep karanlıkta kaldı; bu konuda ortaya çıkan olgular görmezden gelindi, unutulmaya bırakıldı.
[Photo]Bu yüzden de; Alpaslan Türkeş’in ölümünden sonra ortaya çıkan İsviçre bankalarından İngiliz bankalarına transfer edilerek kızları tarafından çekilen 1.2 trilyon değerindeki servet, herkesin aklına; bu servetin Türkeş ve onun adı ve amaçları etrafında oluşuturulan “karanlık servet”in, “gizli hazine”nin bir bölümü olabilir fikrini getirdi.

TÜRKEŞ AİLESİ’NDEKİ KAVGA NEDENSİZ DEĞİLMİŞ!

Demek ki; Alpaslan Türkeş’in ölümünün hemen arkasından aile içinde başlayan; “hangi yazlığın kime kalacağı, hangi dairede kimin oturacağına (15 kadar daire ve arsanın bölüşümü)” dair yapılan tartışmalar sadece görünen miras için değilmiş. Üvey Ana’nın evlatlıklarına karşı acımasız tutumu olarak yorumlanan kavga, öyle anlaşılıyor ki; 1.2 trilyon gibi (şimdilik bilinen miktar bu) hatırı sayılır bir servet içinmiş!
[Photo]Türkeş, ölmüş olduğu için varisleri bu büyük servetin kaynağını açıklamıyorlar. “Biz paranın nereden sağlandığını bilemeyiz, ama onun yasal mirasçıları olarak bu servet bize aittir” diyorlar. Sadece demiyorlar, ailenin bir bölümü (Türkeş’in eski eşinden olan çocukları) bu serveti zimmetlerine geçirdiği için öteki aile fertleri tarafından mahkemeye sürüklenmiş bulunuyorlar. Bu “gizli servetin” varlığı da zaten bu “aile içi kavga”nın gürültüsünün yüksekliği nedeniyle ortaya çıktı.

Türkeş’in eski eşinden olan kızı Ayzıt Türkeş; “Evet bu parayı aldık, ama Türkiye’de hayır işlerine harcadık” diyor. Yani ortada bir paranın kalmadığını söylüyor ve dolayısıyla da “kavga edilecek bir şey yok” diyor Ayzıt Türkeş. Ama ailenin diğer fertleri, tersini düşünüyorlar ve “hakkımızı isteriz” diye ortalığı birbirine katmayı göze alıyorlar. Ve tabii bu arada; Türkeş’in hep “boş kâğıtlar”a imza atıp, üstünü nasıl doldururlarsa para çekebileceklerini kızlarına öğrettiği, “gizli miras”ın da aynı yolla çekildiğinden, “sahte evrak” düzenlenmiş olduğundan, hatta Türkeş’in imza kaşesinin çalındığına kadar pek çok suçlama da gündeme gelmiş bulunuyor.

MHP’NİN TARTIŞMA DIŞINDA KALMA GAYRETİ KUŞKU ÇEKİCİ

Türkeş’e dair ne varsa, mirasçısı olmakla övünen MHP, servetle ilgili, “Bizi ilgilendirmez” diyor. Oysa; tam da onları ilgilendirecek bir konu bu. Çünkü; bütün bilgiler bu paraların, MHP örgütü tarafından toplanan (10 milyon mark olduğu tahmin edilen) ve Türkeş’in sağlığında da üstü kapalı olarak gündeme gelen, “kayıp paranın” bir bölümü olduğu genel kanıdır. Ne var ki; MHP’liler, ucu kendilerine dokunacak bir kavganın dışında kalmaya özen gösteriyorlar. Örneğin MHP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici, “Türkeş ailesinin mirası MHP’yi ilgilendirmez” derken hemen bütün MHP’liler de benzer “tez”i yineliyorlar.

Bir zamanlar Türkeş’in en yakınındaki kişi (şimdi liberal) olan Halil Şıvgın ise; “Ailenin kendi meselesi. Tartışmaya dışardan dahil olmam doğru değil. Herkesin Türkiye’de ya da yurt dışında hesabı var. Bu suç değil. Liberal ekonomi uygulanırken bunları tartışmak doğru olmaz. Tartışmalar Türkeş’in manevi kişiliğini rahatsız ediyor” açıklamasıyla, konunun siyasi yanına değilse de ekonomik-ideolojik boyutuna bir “açıklık getirmiş” bulunuyor.

SORULAR, SORULAR, SORULAR, ...MUHATAP MHP

Aile’nin; “kaynağını bilemeyiz, bizi de ilgilendirmez, bir günahı varsa bu babamıza aittir, biz, bize kalan mirasa bakarız” demesinde “anlaşılır” bir yan vardır. Ama MHP’nin; “bu aile içi miras kavgasıdır bizi ilgilendirmez” demesi “anlaşılmaz”dır.

MHP gibi “milleyetçi”, milliyetçiliği şovenizme kadar götüren bir partinin liderinin, bir kişinin çalışarak edinemeyeceği bir serveti “nasıl edindiği”, edinmişse de bu servetin defalarca verdiği “mal beyanı” belegelerinde neden görünmediği soruları yanıtlanmadıkça, “Türkeş’in mirası”nın üstündeki karanlık perde kalkmayacaktır. Bu karanlıkla ilgili soruların muhatabı da, Türkeş öldüğüne göre, MHP olmaya devam edecektir. Ve tabii, Bülent Habora’nın deyimiyle, bu “son büyük milliyetçi Türk büyüğü”nün servetini neden Türkiye’nin bankalarında değil de, İsviçre bankalarında sakladığı da yine, onların millete talkın verirken, salkımı nasıl götürdüklerini de göstermesi bakımından başka sorulara da yol açacaktır. Yoksa, her şeyini Türk’e emanet ettiğini söyleyen “başbuğ” Türk bankalarına güvenmiyor mu? Yoksa; Türkiye her köşede döviz dilenirken Bay Türkeş’in milyon dolarlarının yabancı bankalarda yatması, özelleştirmeciliğin yanı sıra “yeni milliyetçiliğin yeni ilkesi” midir? vs. vs.

“HİTLER’İN GİZLİ HAZİNELİRİ”NİN ÇAĞRIŞTIRDIĞI

Son 50 yıllın sinemacılarının ve “best-seller roman” yazarlarının en ilgi gösterdikleri alan “Hitler’in hazineleri”ne dair yarı-gerçek efsanelerdir. Kimi zaman İsviçre’de bir gölün dibinde yatan “Hitler’in altınları”nı arayan Nazi artıklarının serüveni, kimi zaman SS birliklerini yeniden ihya etmek isteyen eski Nazilerin Latin Amerika bankalarına aktardığı milyar dolarlık servetin ortaya çıkarılması, kimi zaman da bir iz peşinden “Hitler’in kayıp mirası”na ulaşmak isteyen maceraperestler filmlerinin, romanlarının konusu olmaktadır.
[Photo]Küçük bir Hitler yaratma hayali peşindeki Türkiye’nin Nazi taklitçileri için bu servet bir “işaret” olabilir mi? Ya da İngiliz bankalarında ortaya çıkan “gizli servetin” çeşitli parçalara ayrılmış daha büyük bir “Nazi servetinin aileye düşen bölümü”nün bu 1.2 trilyon TL olma ihtimali yok mudur? Sakın açgözlü aile fertleri, böyle bir gerçeği ortaya dökmüş olmasın! MHP’nin bu kadar kayıtsız kalması bu nedenle de kuşku çekmez mi?

‘DAĞKEÇİSİ OPERASYONU’ SÖZ KONUSU OLABİLİLİR Mİ?

MHP, “Türk’ün sembolü” olarak “kurt’u bayraklaştırdı. Kurt’u kutsayan mitolojik öyküler etrafında gençlerin en geri duygularını okşayarak binlerce, onbinlerce genci sermayenin hizmetindeki militanlar haline getirdi. Ama şimdi bilim adamları; aslında Türklerin simgesinin “kurt” değil bir “dağkeçisi” olduğunu iddia ediyorlar. Orta Asya’da yapılan araştırmalarda elde edilen son arkeolojik bulgularda Türkler’in ‘kurt’u değil ‘keçiyi’ kendi sembolleri olarak kullandıklarını ortaya çıkarmış.

Şimdi Türkeş’in servetinin kökeni, daha ne kadar trilyonun nereye yatırıldığı gibi sorular ortadayken bir de “ırkımız”ın “asil kurt” dururken, “boynuzlu”, “inatçılığın” ve “şeytanın sembolü” keçinin Türklerin idolü olmasının ortaya çıkması elbette saf ırk peşindeki “milliyetçiler” arasında tartışılacaktır. Ama, son günlerin popüler tarzıyla; “Türkeş’in gizli mirası”nın “Dağkeçisi Operasyonu” adında bir operasyonun konusu olmasının bazı gerçekleri ortaya çıkarabileceği de diğer bir önemli konudur.