TARİHİN BİLİNMEYEN YANLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TARİHİN BİLİNMEYEN YANLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Aralık 2010 Perşembe
Korkunç Nazi infazları
25 Ağustos 1944… Müttefik orduları Paris’e gireli henüz 6 gün olmuş. Dört yıl boyunca Nazi işgalinde kalmış olan ülkede, müttefiklerin gelişinden sonra, işgal sırasında Naziler’le işbirliği yapanlar için bir cadı avı başlatıldı. Life dergisinden Carl Mydas ve John Obsborne o dönemde yaşananları fotoğraflamayı başardı.
Nazilerle işbirliği yapan Fransız Vichy Hükümeti’nin polis teşkilatında görev yapan 6 kişi bir fabrika bahçesinde, idam mangasının önüne getiriliyor.“Kalabalık toplanmıştı ve yağmur yerleri ıslatıyordu. Kamyonetin kapısı açıldı ve altı işbirlikçi dışarı çıkarıldı” Osborne idamlık mahkumların getirilişini böyle anlatıyor.Osborne o günü anlatmaya devam ediyor: “Kalabalık sirke gelmiş gibiydi. Gülüyor, bağırıyor ve idamı izleyebilecekleri güzel bir yer bulabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.”İdam edilenlerin en genci 19, en yaşlısı ise 26 yaşındaydı.
“Onları ilk gördüğümde içimden ağlamak geldi” diyor Osborne ve ekliyor; “O kadar genç ve zavallı görünüyorlardı ki... Ama aynı zamanda ızdıraplarında şeytan gizliydi.”İdam edilenlerin en genci…
İdam anı… Carl Mydans, tüfeklerden çıkan patlamanın kamerayı sarstığını belirtiyor.İdam mangası iki kez tetiğe bastı. Sonrasını Osborne anlatıyor; “Beş kişi yavaşça, yavaşça, yavaşça düştü. En uzaktaki ise ayaktaydı. Anlaşılan onu çok sıkı bağlamışlardı. Badeni ayaktaydı ama başı çoktan düşmüştü.”
En genç mahkum…Ve diğerleri….Öldürüldükten sonra öylece direğe bağlı bırakıldı.
İdam mangasındaki subaylar, öldüklerinden emin olmak için yere düşen mahkumların kafalarına da birer el ateş ediyor.Mahkumların tutuldukları hapishaneden, tabutlara konulmasına kadar geçen süre sadece 7 dakika oldu.
İdamlar gerçekleştirildikten sonra polisin yapması gereken bir iş daha vardı; toplanan meraklı kalabalığı dağıtmak.
16 Ekim 2010 Cumartesi
Kore dağlarında sönen yıldızlar-FOTO
YEDİKITA DERGİSİ nin Ekim sayısında 60 yıl aradan sonra Kore'de savaşan askerlerimizin hikayesini ve savaş hakkındaki tüm detayları sizlere sunuyoruz…
60. YILINDA KORE SAVAŞI
HAZIRLAYAN: EKREM SALTIK
Güney Kore askerlerinin 38. paralel boyundaki sınırı geçtiklerini bahane eden Kuzey Kore'nin, 25 Haziran 1950'de Güney Kore topraklarına girmesiyle başlar Kore Savaşı. Her savaş gibi yıkıcı ve acımasız bir mücadele yaşanır Kore'de… Son devrin en kanlı savaşlarından olan bu savaş hakkında her ne kadar farklı görüşler ortaya atılsa da, Kore toprakları, Mehmetçiklerimizi bağrında taşıması bakımından ayrı bir önem taşır. Kahramanca savaşarak iman ve vazife şuurunu ortaya koyan Kore kahramanlarımızı savaşın 60. Yılında YEDİKITA DERGİSİ olarak minnetle yad ediyoruz...
Onlar, New York'un yerinde yeller eserken, gök kubbe gibi yüksek ve haşmetli kurşun kubbeler kurmuş, kurdurmuştu Asya'nın dört bir yanına. İpeği, elleriyle Bursa bahçeleri gibi nakışlamışlar, mermeri halı dokur gibi yontmuşlar, nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına ebemkuşağı gibi atmışlardı kırk gözlü köprüleri. Sömürgeci devletlerin lügatinde henüz hürriyet ve kardeşlik gibi kelimelerin olmadığı çağlar boyunca zulme karşı savaşmışlar, bağımsızlık uğruna milletleri kardeş sofrasına çağırmışlardı.
Onlar; Seul, Pusan, Tegu ve daha birçok şehirde Güney Kore bayrağının dalgalanışına omuz veren Türk bayrağını göndere çekerek, Güney Kore'nin istiklali için can verdiler. Onlar, belki geride bıraktıkları bir çift göze sevdalı idiler… Belki toprak gibi akıllı, belki gençlik gibi cesur… belki ömürlerinde ilk defa denizi gördüler…
Sakin sabahlar ülkesi olarak da bilinen Kore, henüz Kuzey-Güney bölünmüşlüğünün gerçekleşmediği 1945 yılına kadar bir Japon kolonisi olarak kalmıştı. II. Dünya Savaşı'nda Rusya ve Amerika'ya karşı verdiği mücadeleyi kaybeden Japonya'ya bağlı kolonilerin işgali sırasında Kore toprakları da Japon işgalinden çıkıyordu. Kuzey Kore, Ağustos 1948'de komünist Rus işgaline uğrarken, Güney Kore, Eylül 1948'de bölgede dönemin şartlarında demokratik sayılabilecek bir rejim inşa eden Amerikan işgaline uğrayacaktı. Amerika ve Rusya, söz konusu işgallerle Kore'nin aslında 1890'lı yıllardan itibaren yapılmaya çalışıldığı gibi, Kuzey-Güney şeklinde bölünmesinin de yolunu açıyorlardı. 1948 yılında Kuzey ve Güney Kore'de seçimler yapılmasını öngören BM Konseyi'nin kararlarına rağmen Kuzey Kore seçimlerin yapılmasını reddedecekti. Mayıs ayında Güney'de yapılan seçimlerin ardından Ağustos 1948'de Kore Cumhuriyeti kurulmuş, yaklaşık bir ay sonra Kuzey Kore hükümeti komünizm rejimini ilan etmişti. Dünyadaki komünist-antikomünist çatışmanın sembolü ve alanı haline gelen Kore'deki gerginlik, Kuzey Kore'nin 38. paralel boyunca saldırıya geçmesiyle savaşa dönüştü. Güney Kore askerlerinin 38. paralel boyundaki sınırı geçtiklerini bahane eden Kuzey Kore, 25 Haziran 1950'de Güney Kore topraklarına girdi. BM Güvenlik Konseyi aynı gün Rusya'nın katılmadığı bir toplantıya çağrılmış, Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye saldırarak bölgedeki barışı bozduğuna karar verilmişti. Birleşmiş Milletler'in saldırıyı durdurmak ve anlaşmazlığı barış yoluyla çözmek amacıyla yaptığı girişimleri hiçe sayan Kuzey Kore, yeni bir taarruz başlatarak Seul'ü ele geçirdi. Bunun üzerine 27 Haziran 1950'de Birleşmiş Milletler, üyelerini Güney Kore Cumhuriyeti'ne yapılan saldırıyı karşılama ve bu bölgedeki milletlerarası barış ve güvenliği geri getirecek yardımlarda bulunmaya çağırdı.
Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 16 devlet, asker gönderme kararı alarak Birleşmiş Milletler'in çağrısına cevap vermişti. Güney Kore'ye asker göndermeyi teklif eden ilk ülke olan Türkiye, 30 Haziran 1950 tarihli meclis oturumunda, askerî yardım yerine bölgeye doğrudan asker gönderme kararı alıyordu. Türkiye'nin Güney Kore'nin yanında olacağını açıklayarak bölgeye asker göndermesinde, NATO'ya üyeliğini hızlandırmak istemesi de etkili olmuştu. II. Dünya Savaşı'nın ardından dünya sahnesinde yeniden şekillenmekte olan siyasi kamplaşmaların uzağında kalan ve yalnızlaşan Türkiye, Kore Savaşı'na katılarak mevcut dış politika sorunlarını çözmeyi de planlıyordu. Nitekim savaş devam ederken NATO üyeliğine alınan Türkiye, 1952 yılında bir NATO üyesi bir ülke haline gelecekti. Türkiye'nin NATO'ya alınmasında etkili olan Türk askerleri, dönemin siyasi hesaplarından ve askeri manevralardan habersiz, Kore'de Güney Kore bayrağıyla omuz omuza dalgalanan Türk bayrağı için gençliklerini feda edecek, doğmadıkları bir toprağa canlarını vereceklerdi.
Anadolu'nun farklı şehirlerindeki yoksul köylerden toplanan askerlerle oluşturulan tugayın komutanlığına, Çanakkale Savaşı'nda da görev alan Tuğgeneral Tahsin Yazıcı atandı. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki binlerce askerden oluşan 1. Türk Tugayı, 3 ayrı gemiyle 25 Eylül 1950'de İskenderun Limanı'ndan yola çıktı. Tugayımız; Süveyş, Kızıldeniz, Colombo, Singapur, Filipinler ve Formoza Adaları'nı geçerek 21 gün sonra, 6 Ekim'de Kore'nin güneydoğusundaki Busan Limanı'na ulaşmıştı. Türk tugayının Kore'ye giderken kullandığı güzergah, 1889'da Miralay Osman Bey komutasında Japonya'ya gönderilen Ertuğrul gemisi tarafından da kullanılmıştı.
Kuzey Yıldızı
Busan Limanı'ndan kamyonlarla tren istasyonuna taşınan Türk askerleri, oradan vagonlarla Seul'un kuzeyindeki Tegu'ya intikal ederek BM kuvvetlerine katılmıştı. Toplam 22 devletin katılımıyla oluşturulan Birleşmiş Milletler Kuvvetleri'nin başkomutanlığında Amerikalı General Douglas Mac Arthur bulunuyordu. General Mac Arthur, kendi komutasındaki Türk Tugayı'na “Kuzey Yıldızı” kod adını verecek, tugay bir süre Tegu'nun emniyetini sağlamakla görevlendirilecekti. BM kuvvetlerinin Güney Kore'nin yanında bölgeye müdahale etmesi üzerine Çin ordusu da Birleşmiş Milletler'e karşı savaşa dahil olmuş, bölgede yeni cepheler açılmıştı. Kuzey Yıldızı askerleri, beraberlerinde zırhlı araç getirmemiş oldukları için Kunuri bölgesine intikal ederken, sınırdaki Yalu Nehri boyunca yaya olarak hareket ediyorlardı. Çin ablukası altına alınan askerler bir yandan Çin tümeninin ateşine karşı koyarken bir yandan da son kırk yılın en soğuk kışında şiddetli soğukla mücadele ediyorlardı. 260 bini aşkın Çin askeri ve 100 bin kadar Kuzey Kore gerillası geceleri, çok iyi bildikleri bölgede ilerliyor, gündüzleriyse kolaylıkla köylülerin arasına karışabiliyordu. Bölgenin arazi koşullarına yabancı olan Türk askerleri, sessiz hareket edebilmek için soğuğa rağmen ayakkabı giymiyorlar, parlamaması için de eldivenlerini süngülerine geçiriyorlardı. Kunuri Savaşları olarak adlandırılan savaşlardan birinde verilen talimatları İngilizce bilmedikleri için anlamamış, pusuya düşürülmüşlerdi. Ancak birçok esir ve kayıp vermiş olmalarına rağmen, Sunchon Boğazı'nda BM askerlerini ve Kunuri'de Amerikan 8. ordusunu ablukadan kurtarmayı başaracaklardı.
Dünyanın en dağlık arazilerinden birinde gerçekleşen savaşlar boyunca cepheler defalarca el değiştirmiş, Kore dağları binlerce askerin mezarı haline gelmişti. Ocak 1951'de yaşanan artçı çarpışmaların ardından, Moskova Radyosu, Amerikalılara “Bu defa sizi Türkler kurtardı!” anonsunu yapıyordu. Türk askerleri başta başkent Seul olmak üzere bölgedeki çeşitli şehirlerde BM komutanları tarafından verilen madalyalarla ödüllendirildi. Bu ödül törenlerinden birinde General Mac Arthur “Kunuri'de 8. Ordu'yu kurtaran Türkler, kahramanlar kahramanıdır; Türk Tugayı için yok yoktur.” diyordu.
Ankara Suwan Okulu
Kuzey Yıldızı, Güney Kore'de kaldığı yıllar boyunca sadece savaşmakla kalmamış, Seul'de tugay karargahının içinde Ankara Suwan Okulu ve Yetimhanesi'ni de kurmuştu. Savaşta ailelerini kaybeden öksüz ve yetim Koreli çocukların koruma altına alındığı bu yetimhane, başlangıçta 70 kadar çocuğun bir çadırda toplanmasıyla kurulmuştu. Ancak çok geçmeden çocuk sayısının 100'ü aşması üzerine civardaki bir harabe onarılarak okul ve yetimhane binasına çevrildi. Okuldaki dersler, Ankara Demirlibahçe İlkokulu'nun gönderdiği kitaplar ve çeşitli kırtasiye malzemeleriyle araç gereç desteği sağlanarak gerçekleştiriliyordu. Eğitimin Türkçe, İngilizce ve Korece olmak üzere üç dilde yapıldığı okulda savaş mağduru çocukların yorulmaması için hafif bir müfredat bilgisi veriliyordu. Türk subayları ve beraberlerindeki on kadar Koreli tarafından verilen eğitimler sırasında, çocukların savaş nedeniyle bozulan psikolojilerinin düzelmesine yardımcı olabilmek için beden eğitimi ve müzik dersleri de veriliyordu. Türkiye'den getirtilen ekiplerin halk oyunu gösterileri sayesinde çocukların morali sürekli yüksek tutulmaya çalışılıyordu. Verilen Türkçe eğitimi sayesinde kısa zamanda Türkçe öğrenmeye de başlayan Koreli çocukların arasında İstiklal Marşı'nı ezberleyenler de bulunuyordu. Ankara Suwan Okulu, 1953'teki ateşkesin ardından bir müddet daha eğitime devam etmiş, yetimhane 200 kadar çocuğu barındırmıştı. Ancak Türk askerlerinin bölgeden çekilmesiyle okulda eğitime devam eden öğrenciler, yakınlardaki diğer okullara transfer edildi. Kimsesiz çocukların kaldığı yetimhane ve okul binası geçen yarım asrı aşkın sürenin ardından yıkılmış olsa da o yetimhanede Türkler tarafından koruma altına alınan birçok Koreli hala hayatta bulunuyor.
Aslında Kore Savaşı, dünya siyasetinin iki önemli gücü olan Amerika ve Sovyetlerin Uzakdoğu'daki siyasi rekabetinin, silahlı rekabete dönüşmesinden başka bir şey değildi. BM üyesi devletlerden birisi olan Türkiye'nin de asker gönderdiği bu kurtarma harekatı, yaklaşık 3 yıl sonra Temmuz 1953'te yapılan Panmunjom Ateşkesi'yle sonuçlandı. Savaşa BM üyesi 21 ülkeden 1.7 milyondan fazla asker katılmış, 40 binden fazla asker hayatını kaybetmişti. Türkiye, 1000'i aşan şehit sayısıyla savaşa katılan ülkeler arasında Amerika ve İngiltere'den sonra en fazla asker kaybeden ülke olmuştu.
Savaşta ölen askerlerin naaşlarının defnedilebilmesi için 6 geçici mezarlık alanı kullanılmış, Ocak 1955'te Pusan şehrinde yeni bir mezarlık inşa edilmişti. Güney Kore hükümeti Kasım 1955'te Pusan şehrindeki bir araziyi daimi mezarlık ve kutsal alan olarak kullanılmak üzere BM'ye tahsis etti. BM Anıt Mezarlığı adıyla açılan şehitliğin adı 2001 yılında BM Kore Anıt Parkı olarak değiştirilmiş, 2007 yılında Kore'nin kültür mirası listesine alınmıştı. Dünyada Birleşmiş Milletler tarafından kurulan ilk ve tek şehitlik olan BM Kore Anıt Mezarlığı, Kore'de şehit düşen Türk askerlerinin de ebedi istirahatgahları arasındadır. Burada yatan askerlerin ölüm yıldönümlerinde mezarlarına, doğdukları ülkenin bayrağı ve bir çiçek konulmaktadır. Ayrıca BM Kore Anıt Mezarlığı web sitesindeki Bugünün Kahramanı linkinden (http://www.unmck.or.kr/) Türk askerleri ve diğer milletlere mensup askerlere çiçek gönderilebilmektedir. Anıt mezarlıkta, Kore bayrağıyla omuz omuza dalgalanan Türk bayrağı, Seul yakınlarındaki Yongin Türk Zafer Anıtı ve Kore Savaş Müzesi'nde de gökleri süslemektedir. Kuzey Yıldızı kod adlı 1. Türk Tugayı, Kasım 1951'e kadar Kore'de savaşmış, 6 farklı Türk tugayının sevkiyatı 27 Mayıs 1960'a kadar sürmüştü. Güney Kore'de bulundurulan asker sayısı 1965 yılından itibaren giderek azaltılmış, Haziran 1971'de asker sevkiyatına son verilmişti.
Kore Savaşı ve Türklerin Güney Kore'nin bağımsızlığı için yaptıkları fedakarlıkların izlerini, günümüzde ülkenin her yerinde görmek mümkün. Güney Kore, savaşın ardından giriştiği çok yönlü kalkınma programı sayesinde kısa zamanda dünyanın ekonomi devleri arasına girdi. Nüfusu yaklaşık olarak 30 milyonu bulan bölgedeki ateşkesin ardından, iki ülkenin birleşme umutları sürekli canlı tutulmaya çalışılmışsa da yaklaşık yarım asırdır herhangi bir somut adım atılamadı. Kore Savaşı'nda Güney Kore'nin istiklali için destek veren Türkiye ve Türkler, dünyanın bilim ve teknoloji devleri arasında bulunan Güney Kore'nin modernleşmesi sırasında ülkenin akademik hayatında da etkili olacaktı. Ülkedeki birçok üniversitede Türkçe ve Türkoloji bölümleri açılmış, Güney Koreli birçok saygın akademisyen Türkiye'deki üniversitelerde eğitim görmüştü. Ülkelerinin bağımsızlığı için can veren Türk askerlerini saygıyla anan Güney Kore, 1999 depreminde Türkiye'ye maddi ve manevi yardımlarda bulunan devletler arasındaydı. Güney Kore'deki Türk sempatisi 2002 Dünya Kupası'nda da kendisini gösterecek, Güney Kore milli takımı -maçı kaybetmesine rağmen- Seul yakınlarındaki stadyumda “Türkiye!” tezahüratları yankılanacaktı.
Kaynaklar:
AKAY, Abdullah, Kore'de Dirilen Şehit, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1985; ALKAN, Necmeddin, Çosın; Sakin Sabahlar Memleketinde Bir Yıl, Sevinç Basımevi, Ankara 1960; ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 1914-1995, 17. Baskı, Alkım Yayınevi, İstanbul 2010, s.551-557; BALTACIOĞLU, Tuna, Savaş İçinde Barış: Kore Savaşı Anıları, YKY, İstanbul 2000; CUMİNGS, Bruce, The Korean War: A History, Modern Library, New York 2010; CLARK, Mark, Tuna'dan Yalu'ya, Çev. Cemal Aydınalp, Yıldız Matbaacılık ve Gazetecilik, Ankara 1957; DENİZLİ, Ali, Kore Harbinde Türk Tugayları, Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, Ankara 1994; FEHRENBACH, T. R., This Kind of War: The Classic Korean War History, Brassey's, 2001; GÜVEN, Cüneyt, Sebep ve Sonuçlarıyla Kore Savaşı ve Türkiye, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Denizli 2007; HALBERSTAM, David, The Coldest Winter: America and the Korean War, Pan Books, 2009; HASTİNGS, Max, The Korean War, Pan Macmillan, London 2010; KARAKURT, Burak vd., Dünden Bugüne Kore'de Türk Kahramanları, PASİAD, 2005; KOMİSYON, Kore Harbinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Muharebeleri;1950-1953, T.C. M.M.V. E. U. Rus. Harbi Tarihi Dairesi Resmi Yayınları, Ankara 1959; LEE, Hee-Chul, Siyasi, Ekonomik, Askeri ve Kültürel Açıdan Türkiye-Kore İlişkileri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2007; ÖZOĞUL, Nazmi, Kore'de Niçin Savaştım? Komünizm Mezalimi Korunma Çareleri, Karınca Matbaası, Ankara 1954; RIDGWAY, Matthew B., The Korean War, Da Capo Press, New York 1986; RUSCUKLU, Bülent, Kore Savaşı (Unutulan Savaş) ve Gazi Faruk Pekerol'un Anıları, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 2005; SAYILAN, Nazım Dündar, Kore Harbinde Türkler, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara 1996; SEÇER, Turhan, Kore Savaşı'nın Bilinmeyenleri, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2008; STUECK, William, The Korean War: an International History, Princeton University Press, New Jersey 1997; YALTA, Bahtiyar, Kunuri (Kore) Muharebeleri ve Geri Çekilmeler (26.XI.1950-24.I.1951), Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005; YAZICI, Tahsin, Kore Birinci Türk Tugayı'nda Hatıralarım, Ülkü Basımevi, 1963.
Güney Kore Ankara Büyükelçiliği Siyasi İşler Eski Müsteşarı Sang-ki Paik Anlatıyor
RÖPORTAJ: EKREM SALTIK
Kore Savaşı'nın hemen öncesinde Güney Kore'deki Tegu şehrinde Hukuk Fakültesi'ne başlayan Sang-ki Paik, savaş başlayınca eğitimini yarım bırakmak zorunda kalmış, girdiği sınavın ardından İngilizce tercümanı olarak orduya katıldıktan sonra Türk Tugayı'nda Türk askeriyle Korelilerin irtibatını sağlamakla görevlendirilmişti. Kore Türk Tugayı Komutanı Tahsin Yazıcı'nın emekli olduktan sonra milletvekili olması, Paik'in kariyerinde de bir dönüm noktası olacaktı. Milli Savunma Komisyonu başkanlığına atanan Yazıcı'nın çabalarıyla Türk hükümetinden burs alarak Türkiye'ye gelen Paik, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne kaydoldu ve 1961 yılında diplomat olarak mezun oldu. 1966 yılında, Ankara'daki Kore Büyükelçiliği'nde göreve başlayan Paik, 23 yıl boyunca çalıştığı Ankara Kore Büyükelçiliği'nden, 1989 yılında müsteşarlıktan emekliye ayrıldı. Sang-ki Paik halen Seul'de yaşamakta ve Seul'deki Türk Büyükelçiliği'nde fahri olarak görev yapmaktadır. Sang-ki Paik o günleri şöyle anlatıyor:
“1950 yılında Kore Harbi patlak verdiğinde ben liseden mezun olmuş, Tegu'daki Hukuk Fakültesi'ne girmiştim. Bir ay sonra, 25 Haziran 1950 tarihinde harp çıktı. Okul kapandı ve herkes savaşa gönderildi. Ben de askerlik yapmak mecburiyetinde kaldım. Ve askerliğimi yaparken İngilizce tercümanı olarak 8. Ordu tarafından, Türk Tugayı'nda görevlendirildim, Türklerle beraber harbe girdim ve 1950'den 53'e kadar bütün şiddetli muharebelere katıldım.
“Türk Tugayı'nın savaştığı 3 yıl, Kore Harbi tarihinin en ışıklı, şanlı sayfasını teşkil ediyor. Çünkü Türk Tugayı ve Türk askerlerine şahit olan ve sağ kalan tek kişi benim. Şehit de gördüm, omzumda asker de taşıdım. Dolayısıyla Türk askerlerinin ne yaptığını en yakından bilen Koreli benim. Türk askerleri sadece kahramanca savaşmadılar. İnsanlık için dünyada bilinmeyen ama benim özetleyebileceğim bir husus var.
“Kuvvetle bahsetmek isterim ki Kunuri Savaşı'nda, Kuzey Kore'nin başkenti Pyongyang'ın 100-150 km kuzeyindeki Kunuri bölgesindeydik ve kasım ayında Türk Tugayı'yla birlikte oraya girdik. Tahsin Yazıcı Paşa vardı ve ben 2. Tabur'daydım. Komutanım Mithat(?) binbaşıydı. Onunla birlikte savaşa girdim ve 27 Kasım'da 1 milyon kişilik Çin ordusu Kuzey Kore'nin yanında savaşa girdi. Çin taarruzu başladığı sırada biz de Kunuri'ye girmiştik. Aslında biz bir çemberin içine düşmüştük. 27 Kasım'dan 29 Kasım'a kadar 2 gece 3 gün süngüyle muharebe yaptık. Türk askerlerinin verdiği Kore'deki kayıpların yarısından fazlası bu iki gecede verildi. Çünkü bu karşı karşıya bir savaş değildi. Çembere alınmıştık ve çemberi yarmak için süngüyle harp ediyorduk. Benim de 2. Tabur'da olduğum sırada yapılan en şiddetli muharebe Kunuri Muharebesi'ydi. 5 bin kişilik Türk Tugayı'nı saran Çin askerleri, aşağı yukarı 4 Tümen yani 40 binden fazla idi. Biz durumu bilmeyerek çemberin içine girmiştik. Eğer Türk askeri olmasaydı, burada çok kahramanca savaşıp çemberi aşmasaydık yanımızdaki Kore 2. Kolordusu, Amerika 2.Tümeni ve 25. Tümen, hepsi mahvolmuştu. Türk Tugayı bu çemberi aştığı için 2 gece 3 gün zaman kazanarak geri çekilmeye başladı.
“BM üyesi ülkelerden farklı olarak Türkler, hem savaştılar hem de harp sırasında yetim kalan, annesiz babasız kalan çocuklara acıyarak onları doyurdular ve kalacak yer verdiler. O zaman Türk Tugayı tarafından kurulan Ankara Okulu'nun 50 kadar öğrencisi vardı. Bu 50 kişiden 30 küsuru günümüzde Seul civarında yaşıyorlar ve 60'lı yaşlarının sonundalar. Bir yanda kanlı bir savaş varken bir yandan da kimsesiz çocuklara insanlık gösteriyorlardı. Bu hiçbir devletten görmediğimiz bir şeydi. Bu beni çok etkilemiştir. O yüzden Türkler büyük insanlardır. Tarihî olarak Osmanlı Devleti'nin torunlarısınız o ayrı bir konu fakat savaş zamanında Türklerin gösterdiği insanlık çok değerliydi. Her zaman herkese söylüyorum; Türkler büyük bir millettir!”
habervaktim.com
17 Eylül 2010 Cuma
Darbeciler bunu da yapmış




İKİNCİ CUMHURİYET DÖNEMİ YAŞANMIŞ
27 Mayıs Darbesi'nin ardından ikisi cunta lideri Cemal Gürsel başkanlığında Milli Birlik Komitesi'nce iki dönem sivil olmayan hükümet kuruldu. Daha sonra Orgeneral Emin Fahrettin Özdilek, 26 Ekim 1961'de Cemal Gürsel'in Cumhurbaşkanlığı görevi başladığı için Başbakanlık makamının boşalması üzerine 27 Ekim 1961 – 20 Kasım 1961 tarihleri arasında geçici olarak bu görevi yürüttü. 10 Ekim 1961'de yapılan genel seçimlerden sonra oluşturulan yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde İsmet İnönü çoğunluğu sağlayamamasına rağmen hükümeti kurdu. İsmet İnönü, bu görevi 20 Kasım 1961'den 25 Aralık 1963 yılına kadar iki dönem halinde sürdürdü. Ancak bu üç yıllık dönem kayıtlara farklı olarak geçmiş. Çünkü bu dönemlerde TBMM tarafından alınan kararlar ve kararnameler, daha öncekilerden farklı olarak tutulmuş. Meclis'in kararları ve yapılan yazışmalar, 'İkinci Cumhuriyet Dönemi' olarak tasnif edilmiş. Bunlar, kayıtlara da bu şekilde geçmiş. Bu kararlar, Türkiye'nin beyni olarak adlandırılan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Arşivleri'nde yine 'İkinci Cumhuriyet' adını taşıyan dosyalarda arşivleniyor. Bu arşivler, halen arşivlerde muhafaza ediliyor. Böylece zaman zaman İkinci Cumhuriyet tartışmalarının yaşandığı Türkiye'de aslında bu aşama 50 yıl önce yaşanmış.
GÜRSEL, İLK KONUŞMASINDA BUNUN İŞARETİNİ VERİYOR
Cunta lideri Cemal Gürsel, Meclis'in gele geçirilmesinin ardından yaptığı konuşmada bunun ilk işaretlerini vermişti. Darbenin hemen ardından 27 Mayıs 1960 darbesi sabahı sonraİstanbulveAnkaraüniversiteleri Hukuk fakültelerinin öğretim üyeleri Ordinaryüs Profesör Sıddık Sami Onar, Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Ragıp Sarıca, Prof. Naci Şensoy, Prof. Hüseyin Nail Kubalı, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Doç. Dr. İsmet Giritli, Prof. İlhan Arsel, Prof. Bahri Savcı, Prof. Muammer Aksoy ve hocalarına yardım eden İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi asistanı (eski YÖK Başkanı) Prof. Erdoğan Teziç'i kabul etti.
Ord. Prof. Sıddık Sami Onar, heyet adına, "Bugün içinde bulunduğunuz durumu adi ve siyasi bir hükümet darbesi saymak doğru değildir." şeklinde konuşmuştu. Cemal Gürsel, 30 Mayıs 1960'da TBMM Genel Kurulu'nda okunan programda 'İkinci Cumhuriyet' tanımını ilk kez şu "İkinci Cumhuriyet'in Anayasa'sı, ilmin ve geçmiş uzun yılların acı tecrübelerinin ışığı altında, memleketin mümtaz ilim adamlarının geceli gündüzlü çalışmaları ile…" ifadesi ile bu durumu dile getirmişti.
27 Mayıs'ın dehşetini tarihçi Mustafa Armağan Tarih Aynası programında anlatmıştı :
CİHAN
17.09.2010 11:07:53
15 Ağustos 2010 Pazar
İnönü de mandacı çıktı!

İsmet İnönü'nün 'kurtuluş' için Amerikan mandasını desteklediği ortaya çıktı. İşte İnönü'nün Kazım Karabekir'e gönderdiği mektup...

Zaman'dan Mustafa Armağan'ın yazısı...
İsmet İnönü, Amerikan mandasını savunmuş muydu?
İsmet İnönü yakın tarihimizin kilit taşıdır. Onu yerinden çekip aldığınızda ardından hangi dağların yıkılabileceğini tasavvur edemezsiniz kolay kolay.
Yaklaşık 50 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin ya bir numarasıydı, ya iki numarası. Kendi başına bir partiydi neredeyse. Öyle bir 'parti' ki, kökleri devletin temellerine kadar inmekteydi. Ancak uzun zaman başında bulunduğu siyasi organın adı Halk Partisi olsa da halkla arası pek iyi olmadı. Halkın da onu sevmediğini, demokrasiyle bir alakası bulunmayan Tek Parti döneminden sonra girdiği bütün seçimleri (buna, sonuçlarını kapalı kapılar ardında değiştirttiği 1946 seçimlerini ekleyebilirsiniz) kaybetmiş olmasından da anlayabilirsiniz.
Allah insana uzun ömür versin ama uzun siyasi ömür vermesin. Neden mi? Bu sürede performans ve saygınlığınızı beraberce koruyabilmek büyük bir hünerdir de ondan. Ve bu hüneri gösterene de pek rastlanmaz. (Herkesin Churchill ve Adenauer kadar talihli olamayacağı açık.) Rastlandığında ise şartların gereği olarak bir çelişkiler yumağına dönüşmüş görürsünüz onu.
Ne ki, İnönü dar alanda bile en büyük çelişkileri yaşamış bir zattır. Mesela Kasım 1922'de Lozan'a giderken 'Halife için gerekirse kanımızı dökmeye hazırız' diyecek, ama dönüşte Halifeliğe karşı en sert tavır alanlardan biri olacaktır. Lozan'da 'Mümkün değil, imzalamayacağım' diye reddettiği bir anlaşmayı, sadece 15 dakika sonra, 'Getirin, imzalayacağım' diyerek Avrupalı diplomatların bile akıllarını durdurmuş ilginç bir "diplomat"tır.

İnönü, askeri okşarken...
Bu yüzden İsmet Paşa'nın eleştirilecek yanlarını bulup çıkarmak, çelişkilerini yakalamak marifet sayılmaz. Ancak zor olan, ardında bıraktığı süprüntüyü hafıza mezarlığımıza gömmesine izin vermemektir. (Malum, 1941'de bütün ders kitaplarını elden geçirtmişti.) Hatırlatma işini de en şık bir şekilde yakın arkadaşı ve meslektaşı Kazım Karabekir yapmıştır.
Karabekir'in yazdıklarından yola çıkarak yazılmış bir yakın tarih (inkılap tarihi) kitabı kim bilir ne kadar renkli olurdu! Her ne kadar bütün yazdıkları doğru olmayacaksa da, tarihimizin farklı bir resmini elde edeceğimiz kesindir.
Karabekir'e bakılırsa, İsmet Bey daha Anadolu'ya geçmeden önce kendisine bir mektup yazmış ve Amerikan mandasına taraftar olduğunu dile getirmiştir. Sonradan Garp Cephesi komutanı olacak İsmet Paşa, 27 Ağustos 1919'da Erzurum'daki Karabekir'e şöyle içini dökmektedir (metni kısmen sadeleştirdim):
"Şimdi İstanbul'da belli başlı iki akım vardır. Amerikan ve İngiliz taraftarlığı.. Eğer Amerika'nın gelmesi suya düşerse İngilizlerin topraklarımızın bugünkü bölüşümünü genişletmekten başka yapacakları bir şey kalmıyor ki, Fransızlar ve İtalyanlar ona bu konuda yardımcı olacaklar, karşı çıkmayacaklardır. Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine başvurulsa çok faydası dokunacaktır deniliyor ki, ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Ülkenin bütünlüğünü parçalamadan Amerika'nın kontrolüne emanet etmek, yaşayabilmek için tek katlanılabilir çare gibidir. Bu pazarlığın sürdüğü zamanda Amerika lehine ağırlık koymak gerekir" ("İstiklal Harbimiz", c. I, YKY: 2008, s. 193-195).
İsmet Bey aynı mektubunda Askerî Şura'dan ihraç edilmesinin sebebini, hükümetin kendisini İstanbul'a silah ve cephane gönderiyor zannetmesine bağlıyor; bu işle zinhar hiçbir alakası bulunmadığını söylüyor ve şu sözü ekliyor: "Tam tersine Anadolu'da tutulan hatalı yolun inat ve ısrarla takibinden doğan sonuçlar bakalım ne olacaktır?"
Yani 1) ABD mandasına taraftar ve 2) Milli Mücadele'ye inanmayan bir İsmet Paşa portresi çıkıyor bu mektuptan. Kitabının sonuna İnönü'nün el yazısıyla yazılmış mektubun orijinalini koyan Karabekir Paşa, altına şu yorumu yapmış:

İnönü'den Kazım Karabekir'e mektup
İşin peşini bırakmayan Karabekir, hemen oracığa bir dipnot daha düşerek İnönü'nün Amerikan mandası taraftarlığının ve Anadolu'daki harekete inanmayışının yalnız Ağustos 1919 tarihli mektubuyla sınırlı kalmadığını, 1920 başlarına kadar devam ettiğini de kaydetmiştir. İstanbul'da kalıp orada kurulacak olan yeni hükümete girmeyi planlamış, bu yüzden Milli Mücadele'ye geç katılmıştır.
Ancak inkılap tarihi kitaplarında bu önemli belgeye nedense hiç yer verilmez, es geçilir. Israrla görmezden gelinir.
Hoş, diyeceksiniz ki, tek görmezden gelinen belge bu olsa iyi. Haklısınız, hele Milli Mücadele yıllarında Konya'da çıkan "Öğüt" gazetesinin 10 Ekim 1920 tarihli nüshasında şunları yazdığını öğrendikten sonra diyecek bir şey bulamıyorum doğrusu:
'Kuva-yı Milliye ve Büyük Millet Meclisi sevgili Padişahımızın (Vahdettin'in) gizli emirleriyle kurulmuştur.'
Tabii "Öğüt" gazetesinin hiçbir kütüphanemizde eksiksiz bir koleksiyonunun bulunmadığını, bu tür önemli ipuçlarının bu yüzden çoğu araştırmacının gözünden kaçtığını söylememe gerek yok. Prof. Sina Akşin gibi görenler de bu tür haberleri "şirinlikler" yapmak şeklinde yorumlayarak ciddiye almamışlardır.
Ne yapalım: Türkiye'de tarih böyle yazılıyor maalesef.
14 Ağustos 2010 Cumartesi
İstanbul'u Chicago'ya taşımış

II. Abdülhamid'in bundan tam 119 yıl önce ABD'de Türk rüzgârı estirdiğini biliyor musunuz?
Chicago'daki uluslararası sergiye heyet gönderen, alanda ‘Türk Köyü' kurduran Sultan, maketlerin yanında bir de gerçek cami inşa ettirmiş. 3 bin Türk ürününün tanıtıldığı organizasyonda Osmanlı'ya gösterilen ilgi Sultan'ın hafiyelerini bile şaşırtmış.
Sultan II. Abdülhamid, 33 yıllık iktidarı döneminde Yıldız Sarayı'ndan pek ayrılmamasına karşın, ABD'den Japonya'ya kadar dünyanın dört bir tarafındaki gelişmeleri yakından takip etti. Sadece hafiyelerini değil, fotoğrafçılarını, askerlerini ve din adamlarını dünyanın dört bir tarafına gönderiyor, onlardan gelen raporlar üzerinden gelişmeleri analiz ediyordu. Müslüman dünyasında ‘halifeliğiyle', Batı dünyasında da ‘etkin diplomasisiyle' rol alıyordu. Dönemin kralları, devlet başkanları ve prensleri, bu sessiz ama muktedir imparatorla tanışmak için İstanbul'un yolunu tutmuştu. Onları Yıldız Sarayı'nda ağırlıyor, özel olarak hazırlattığı hediyelere boğuyordu. Alman Kralı II. Wilhelm'le dost olmuş, İngiltere Kraliçesi Victoria'nın aile albümüne girmişti. O yalnız iktidar değil, muktedirdi de…
Diplomasideki başarısı, gençliğinden itibaren merak duyduğu fotoğraf ve teknolojiyle de alakalıydı aslında. Sultan II. Abdülhamid bir fotoğraf tutkunuydu. Bu yöndeki teknik gelişmeleri yakından izliyor, dünyanın her neresinde olursa olsun yeni icatları Yıldız Sarayı'na getirtiyordu. İktidarında işinin ehli fotoğrafçılara Osmanlı coğrafyasını neredeyse karış karış fotoğraflattırdı. Ermeni Vichen, Kevrok ve Hovsep kardeşlerin (Abdullah Freres adıyla bilinirler) yanı sıra Rum asıllı Vasilaki (Basile) Kargopoulo ve Fransız Pierre Louis Pierson gibi dönemin meşhur fotoğraf sanatçılarıyla çalışıyor, belirlediği konseptler çerçevesinde fotoğraf albümleri hazırlatıyordu. Albümlere girecek fotoğrafları kendi eliyle seçiyor, beğenmediği kadrajları yeniden çektiriyordu. Kimi zaman askerî okulları, kimi zaman atları, kimi zaman da tarihî mekânları fotoğraflattırıyordu. Birçoğu bugüne kadar ulaşan bu özel çekim fotoğrafların hemen hepsi “Osmanlı'yı güçlü gösteren” sanatsal karelerden oluşuyor.
Aslında Saray, fotoğrafla II. Abdülhamid'den önce tanışmıştı. Sultan Abdülaziz, Kırım Savaşı'nı fotoğraflarla takip etmişti. Ancak Osmanlı toprakları başta olmak üzere tüm dünyayı kapsayan bir arşiv oluşturmak Sultan Abdülhamid'e nasip olacaktı. Onun hobi olarak başlattığı uğraş, zamanla pek çok fotoğrafçının geçim kapısına ve Sultan'ın taşrayla, dünyayla iletişim aygıtına dönüştü. Abdullah Biraderler başta olmak üzere devrin ünlü fotoğrafçılarına sipariş ettiği, kimi zaman da ünlü fotoğrafçılardan satın aldığı fotoğraflardan oluşan albümler Yıldız Saray'ında tutulduğu için ‘Yıldız' veya ‘II. Abdülhamid Albümleri' ismiyle tarihe geçti. Döneminde dünyanın en büyük koleksiyonuna dönüşen arşivin hacmi, 962 albüm ve 35 bin 535 fotoğrafa ulaştı. Üzerinde II. Abdülhamid'in tuğrası bulunan albümlerin ciltleri bile paha biçilmez değerde. Albümler arasında tek fotoğraflık olanı da var, 300 fotoğraf içereni de...
II. Abdülhamid'in fotoğrafa ve fotoğraf teknolojisine verdiği önem kişisel bir hevesi aşmıştı aslında. İlk 1840'larda kullanılmaya başlanan fotoğraf, 1880'lere gelindiğinde bir diplomasi aracına dönüşmüştü. İngiltere Kraliçesi Victoria başta olmak üzere o günlerde Avrupalı kralların öncelikli uğraşısıydı fotoğraf ve albümler. Albümler onlar için bir taraftan ülkelerini tanıtma, diğer taraftan da zenginliklerini ve varlıklarını yansıtma vasıtasıydı. Üzeri değerli taşlarla süslenen albümler en itibarlı hediyelerdendi birçoğu için. II. Abdülhamid Han da hazırlattığı albümleri bazen bizzat eliyle bazen de elçiler vasıtasıyla hediye etmişti dönemin krallarına. Sadece Avrupa'daki krallara değil, Uzakdoğu'dakilere de göndermişti. Gayesi, Osmanlı'yı dışa karşı güçlü göstermek, devletin mevcut imajını korumaktı. Özellikle Batı'da İmparatorluk hakkında çıkan olumsuz yayınlardan rahatsız oluyor, bu tür kampanyaların önüne geçmeye çabalıyordu. Albümler bu noktada bulunmaz fırsattı. 10 Ekim 1896'da Abdullah Freres'e hazırlattığı ‘Osmanlı İmparatorluğu' albümlerini Londra, Paris ve Amerika kütüphanelerine hediye olarak göndermişti. Albümlerin yanına ülkesini anlatan kitapları da eklemişti. Çalışma Sultan'a 4500 kuruşa mal olmuştu. Osmanlı Matbaası'na ödeme bizzat onun emriyle yapılmıştı. Albümlerin birçoğu bugün hâlâ varlığını koruyor. Özellikle ABD'deki Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) bu bağlamda oldukça zengin.
ABDÜLHAMİD'İN ASKER ALBÜMÜ İNGİLİZLERİ GERDİ
II. Abdülhamid'in albüm diplomasisinin ne denli etkili olduğunu, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'ndeki Y.A.HUS. 324 No'lu, 11 Nisan 1895 tarihli bir vesikadan öğreniyoruz. Sultan'ın Haydarabad Hâkimi'ne göndermek üzere hazırladığı Osmanlı askeri ve gemileri albümü Hindistan'daki gazetelere yansıyınca, bölgenin sömürgecisi İngiliz hükümeti rahatsız olur. Haydarabad Sadrazamı İkbalüddevle, İngilizlerin şimşeklerini üzerlerine çekmemek için II. Abdülhamid'de albümleri göndermemesini tavsiye eder. Albümlerin henüz İstanbul'dan çıkmadan bölgede hareketlenmeye yol açması manidardır.
II. Abdülhamid'in Yıldız'da bıraktığı 35 bin parçadan oluşan zengin fotoğraf koleksiyonu tarihi analiz etme açısından paha biçilemez değerde. Son dönemde albümler üzerinde yapılan çalışmaların halkta bir karşılığı da var. Bu ilginin farkında olanİstanbulBüyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, 2006'dan bu yana önemli çalışmalara imza attı. “Sultan II. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fotoğrafları”, “Sultan II. Abdülhamid'in Arşivinden Dünya”, “Sultan II. Abdülhamid'in Aile Albümü” kitaplarının ardından yeni bir kitabı basıma hazırlıyor. “Sultan II. Abdülhamid Arşivi'nden Devlet Başkanları Albümü” adlı çalışmada dünya liderlerinin portreleri ve aile albümleri yer alıyor. Tahtta bulunduğu dönemde diğer ülke imparatorlarını tanımak isteyen II. Abdülhamid, kâh fotoğrafçılarını gönderip bu liderlerin fotoğraflarını çektirmiş kâh elçiler üzerinden fotoğrafları istemiş. Sonuçta oluşturduğu albümde Siyam Kralı Chulalongkorn'dan ABD'nin 16. Başkanı Abraham Lincoln'a, Japonya Prensi Komatsu Akihito'dan Bulgar Çarı Ferdinand'a,İranŞahı Nasıreddin'e, Papa 9. Pius'a varıncaya kadar küçük yöneticilerden büyük krallara kadar tüm muhataplarını bir araya getirmiş. Albümde 1888 yılında, sadece 99 gün tahtta kalan, gırtlak kanseri nedeniyle yaşamını yitiren Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı III. Friedrich'e ait de bir portre var. Bunun yanında Kraliçe Viktoria'nın tüm çocuklarının yer aldığı aile fotoğrafları da mevcut. Sadece siyasetçilerin değil, İtalyan Guiseppe Garibaldi gibi devrin entelektüellerinin portelerine de yer verilmiş.
70 fotoğrafın bulunduğu albümde, görsellerle ilgili zengin bilgi notları da var. Sultan II. Abdülhamid'in diğer devlet adamlarına mesaj ve mektuplarını, onların fotoğraflarını inceledikten sonra yazdığı biliniyor. İyi bir fizyonomist olan Sultan, fotoğraflara bakarak insanların karakterlerini anlamaya çalışıyordu. Askerî okullara talebe alınmasından bazı mahkûmların affedilmesine kadar pek çok konuda karar verirken yazılı raporların yanı sıra çektirdiği fotoğraflara da başvururdu. Bundan dolayı fotoğrafçılarının çoğunu Bahriyeli Ali Sami, Miralay Hüsameddin Bey gibi güvendiği askerlerden seçiyordu.
Editörlüğünü Hakan Yılmaz'ın üstlendiği “Sultan II. Abdülhamid Arşivi'nden Devlet Başkanları Albümü”, lider portelerinin dışında II. Abdülhamid'in pek bilinmeyen çalışmalarını belgeleriyle gün yüzüne çıkarıyor. II. Abdülhamid'in 1891'de ABD'nin Chicago kentinde açılan uluslararası sergide kurdurduğu Türk Köyü ile 1892 yılında ABD'de yayımlanmasını sağladığı ‘The Moslem World' gazetesi, bunlardan sadece ikisi. Albümde ayrıca Sultan'ın 1897'de ABD'den getirttiği, dönemin son teknolojisiyle çekilen Ay fotoğrafını, 1895 yılına ait ilk cenin röntgenini, 1870'te balon vasıtasıyla elde edilen ilk hava fotoğrafını görebiliyor, hikâyelerini okuyabiliyorsunuz. II. Abdülhamid'in küçük bir balon sayesinde gökyüzünden fotoğraf çekmeyi sağlayan düzeneği ilk üretildiği günlerde İstanbul'a getirttiği, bu teknolojiyi askerî alanda kullandığı biliniyor. Çalışmada, II. Abdülhamid'in teknik aletlerini Avrupa'dan getirterek Pera'da kurdurduğu Rasathane-i Amire Müdürlüğü'nce hazırlanan Ay tasvirlerine da yer veriliyor.
TÜRK KÖYÜNÜ ABD'YE CAMİSİYLE BİRLİKTE TAŞIMIŞ
Albümdeki en önemli fotoğraflardan biri, 1891'de Chicago'da açılan uluslararası sergiye ait. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nden elde edilen fotoğrafta, sergiye katılan devletlerin liderlerine ait porteler de bulunuyor. Albümde, bu sergiyle alakalı bakanlık yazışmalarına, II. Abdülhamid Han'a sunulan elçi mektuplarına da yer veriliyor. Yazışmalardan, Halife II. Abdülhamid'in 19. yüzyılın en önemli sergisi olarak tarihe geçen bu etkinliğe çok ehemmiyet verdiği anlaşılıyor. Albümde hem yazışmaların orijinalleri (Osmanlıca) hem de Türkçe özetleri veriliyor okuyucuya.
1867'de henüz şehzade iken Sultan Abdülaziz ile birlikte katıldığı Uluslararası Paris Sergisi'nden çok etkilenen II. Abdülhamid, tahta çıktıktan sonra yurt dışında açılan sergilere heyetler göndermiş, bu sergilerde ülkesinin tanıtımına yönelik etkinlikler düzenletmiş. Bu bakımdan 1891'deki Uluslararası Chicago Sergisi bir başarı örneğidir. II. Abdülhamid sergiye gidecek heyeti, sergide düzenlenecek etkinlikleri bizzat kendi belirlemiş. Sergide bir ‘Türk Köyü' kurduran Sultan, burada Osmanlı sınırlarında üretilen 3 bin ürünün sergilenmesini sağlamış. Daha da önemlisi, Süleymaniye Camii, Sultanahmet Çeşmesi ve Dikilitaş'ın maketleri, Osmanlı bölümüne dâhil edilmiş. Sergi alanında inşa edilen Türk camisinden de günde beş vakit ezan okunmuş, cemaatle namaz kılınmış. Camiye yoğun ilgi olunca, Hıristiyan misyonerler camiye girişten ücret alınmasını teklif etmiş. Ancak Sultan II. Abdülhamid bu teklifi reddetmiş.
Peki başka neler vardı Türk Köyü'nde? Abdülhamid tarafından serginin sorumlusu olarak atanan Komiser Fahri Bey'in önderliğinde kentin merkezinden sergiye doğru bir Türk yürüyüşünün düzenlendiğini yazıyor Hariciye Dairesi'nin arşivindeki vesikalar. Korteje askerî bando da eşlik eder, İstanbul'dan getirilen fesler korteje katılanlara hediye edilir. Türk Köyü'nün bitişinde inşa edilen caminin açılışına gelen binlerce kişiye Türk yemeklerinin yanında şurup ikram edilir. Ziyafetin üç saat sürdüğünü haber veriyor vesikalar. Bunun yanında ağırlığını İstanbul fotoğraflarının oluşturduğu bir fotoğraf sergisi de açılır. Chicago'da konferanslar da düzenler Türk heyeti. Bizzat II. Abdülhamid'in emriyle ikamet ettiği New York'tan Chicago'ya gelen mühtedi Emin Nabokof'un hak ve hakikat üzerine konferanslar vermesi sağlanır. Paris'te yaşayan Amerikalı Teresse Oyele'nin Hz. Ayşe ve Hz. Fatıma ile ilgili olarak İngilizce yaptığı tebliğ büyük yankı uyandırır. Serginin en işlevsel eseri şüphesiz Sultanahmet Çeşmesi'ni yansıtan sebildi. Osmanlı serginin sonunda 6 bin liraya mal olan bu eseri Chicago'ya armağan etmişti. Serginin sonunda tertip heyeti Osmanlı'nın tanıtım ve kültür hizmetlerini 45 ayrı madalya ile ödüllendirir.
Albümde Chicago Sergisi'yle ilgili resmî yazışmalara da yer veriliyor. Metinlere göre II. Abdülhamid, elçi ve temsilcilerin gözlemleriyle yetinmeyip özel hafiyelerinden de raporlar almış. Her iki kanaldan gelen yazışmalarda, hem Osmanlı İmparatorluğu'nun tanıtılmasında hem de Müslümanlığın anlatılmasında ciddi bir başarı sağlandığı aktarılıyor. Yerel gazetelerin sergideki Türk bölümünden övgüyle bahsettiği, Amerikalıların İstanbul'dan getirilen maketleri gezebilmek için birbiriyle yarıştığı ve Osmanlı fesinin sergiye damgasını vurduğu aktarılıyor.
Kitapta yer alan bir diğer önemli fotoğraf ise ABD'de 1892'de yayımlanmaya başlayan ‘The Moslem World' (Müslüman Dünya) gazetesine ait. Gazetenin ilk sayısını yansıtan fotoğrafın yanında II. Abdülhamid'in gazeteye sağladığı desteği yansıtan yazışmalara yer veriliyor. ABD'deki hafiyeleri Moslem World adı altında bir gazetenin kuruluş aşamasında olduğu bilgisini verince, Sultan II. Abdülhamid, hem çalışmaları hem de gazeteyi çıkarmaya hazırlanan ABD'nin eski Filipinler Başkonsolosu mühtedi Amerikalı Muhammed Aleksander Webb'i takip ettirir. Eski Başkonsolos Webb'in samimiyetine inanınca da ona maddi ve manevi destek verir; hazineden maaş bağlatır. Webb'ingazeteçıkarmaktaki gayesi, ABD'de İslam'ı anlatmaktır.
Alexander Russel Webb 1846'da New York'ta dünyaya gelir. ‘Hudson Daily Star' gazetesinin 35 yıl editörlüğünü yapmış babası Nelson Webb gibi gazeteci olmak isteyen Muhammed Webb, işe babasının gazetesinde başlar. Muhabirlik ve editörlüğün ardından gazetenin yönetimini üstlenir. Gazetecilik kesmeyince politikaya girer; önce Cumhuriyetçi Parti, ardından Demokrat Parti saflarında yer alır. Birikimi ve iletişim becerisi sayesinde Webb, siyasi dostlarının da etkisiyle dışişleri bakanlığına girer. İlk tayini 1887'de, Manila başkonsolosu olarak Filipinler'e çıkar. Webb, Manila günlerinde Doğu dinlerine merak salar ve araştırmalarının neticesinde 1890'da Müslüman olur. 1892'de ülkesine geri döndüğünde adını ‘Muhammed' olarak değiştirir.
Muhammed Webb, gazeteciliğini bu sefer İslam'ı anlatmak üzere kullanır. New York'ta ‘Oryantal Yayınları'nı kurar ve İslamiyet'i anlatmak için yayınlar çıkarır. Webb bu arada İslam'la ilgili konferanslar da verir. 1893'te Chicago'da düzenlenen ‘Birinci Dünya Dinleri Kongresi'nde Müslümanlığı anlatan bir konuşma yapar. Amerikan basınında geniş yer bulan bu tebliğ, Washington'daki Osmanlı elçiliği kanalıyla Osmanlıcaya çevrilerek Hariciye Nezareti'ne ulaştırılır. Konuşmanın Türkçeye çevrilerek günlük bir gazetede yayımlanması gündeme gelince Sultan II. Abdülhamid, Webb'in araştırılmasını ister. Araştırma kapsamında Sultan'ın adamları onu tanıyan kişilerle bir dizi gizli görüşmeler yapar, hazırlanan rapor Sultan'a takdim edilir. Sultan, Webb'in samimiyetine ikna olur ve onu desteklemeye karar verir.
Webb, o günlerde Amerikalılara İslamiyet'i anlatabilmek için ‘The Moslem World'ü yayımlamaya başlar ve ilk sayısını Sultan II. Abdülhamid'e gönderir. Sultan'a bir de mektup yazan Webb, maddi yardım ister. Mektubunda, Müslüman olmadan önce maddi durumu ve sosyal statüsünün son derece iyi olduğunu ancak İslam'ı seçmesiyle birlikte hayatın kendisi için zorlaştığını, yayınlarını büyük sıkıntılarla çıkarmaya çalıştığını, büro kirasını ödemekte bile büyük sıkıntı çektiğini anlatır. II. Abdülhamid mektuptan etkilenir ve yardımda bulunur. İlk olarak şahsi ödeneğinden 25 bin kuruş gönderir Webb'e. Ardından hazineden aylık 2 bin 500 kuruş maaş bağlatır.
Sultan'dan gelen yardımlarla rahatlayan Webb, hak ve hakikati anlatmak için artık üzerinde daha büyük bir sorumluluk hisseder. Bu şuurla hareket eden Webb, birçok eyalette konferanslar verir, makaleler yazar, kütüphane ve okuma salonları açar. Osmanlı Devleti'ne karşı oluşan önyargıları kırmak için ‘Ermeni Sorunu ve Sorumlusu' isimli bir dekitapyayımlar. Muhammed Webb, yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı yazılarla Osmanlı'yı ABD'de savunan ilk entelektüeldi. Bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde Webb'in çıkardığı yayınları, hazineden ödenen maaşının vesikalarını görmek mümkün.
Osmanlı'nın gönüllü lobicisi ‘Muhammed Webb'e 1908'e kadar maddi yardım yapılır. II. Abdülhamid hal edilince yardımlar da kesilir. Yeniden baş gösteren maddi sıkıntıları bu sefer 70 yaşında ölümüne kadar sürer. Webb maddi sıkıntılara rağmen vefat ettiği 1916 yılına kadar çalışmalarını sürdürür.
“Sultan II. Abdülhamid Arşivi'nden Devlet Başkanları Albümü”, bir albümden öte keyfiyet de. Kitapta yer alan çoğu belge, II. Abdülhamid'in bilinmeyen dünyasına ışık tutuyor. Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak çalışmanın ses getireceği, 3 binlik ilk baskının kısa sürede tükeneceği su götürmez bir gerçek.
Nevzat Bayhan*: “Albümler insanlık için bir kültür mirası”
“Zamanla yok olması muhtemel bu görsel arşiv, albüm kitaplar, prestij kitaplar sayesinde geleceğe taşınıyor. Göreve geldiğimizde, kitap yayımcılığının üzerinde durup, İstanbul'umuzun bugünden yarına bırakılacak değerlerini ‘Prestij Kitaplar' ile ölümsüzleştirmek için kolları sıvadık. II. Abdülhamid Han'ın 35 bin kareden oluşan fotoğraf albümleri bizim için bakir bir fırsattı. IRCICA'daki fotoğrafların kopyaları üzerinden çalışmaya başladık. İlk albüm; ‘İstanbul Fotoğrafları' böyle çıktı. Albüm büyük ilgi görünce, II. Abdülhamid dönemi yayımlanmış dünyanın farklı şehirlerini yansıtan fotoğrafları yeni bir albümde bir araya getirdik. Topkapı Sarayı'nda kitabın tanıtımı için düzenlenen sergi yoğun ilgi nedeniyle 5 ay uzatıldı. Kuşkusuz bu çalışmalar farklı özellikler taşıyor. Her şeyden önce, Sultan'ın ileri görüşlülüğünü, dönemini aşan projelerini ve bizlere ne denli büyük bir fotoğraf mirası bıraktığını ortaya koyuyor. Bu mirası hem günümüz ilgi ve algısına sunarken, bu kültür mirası hakkında farkındalık da oluşturuyoruz. Çalışmalar üzerine yol alırken, Sultan'ın ‘Aile Albümü'nü gün yüzüne çıkardık. Önemli fertlerinin fotoğrafları bugüne taşındı. Şimdi de II. Abdülhamid'in arşivinden ‘Dünya Liderleri'nin fotoğraflarını hazırlıyoruz. Çalışma, önemli ilkleri içinde barındırıyor. En başta fotoğraflar, bugün o liderlerin ülkelerinde bile bulunmayacak kadar nadide. Ayrıca fotoğrafın icadından hemen sonra oluşturulmaya başlanan arşiv, fotoğraf ve fotoğrafçıların gelişimine tanıklık etmesi bakımından önemli. Bununla birlikte Osmanlı'nın en zor döneminde 33 yıl devletin ikbalini devam ettiren bir Padişah'ı daha yakından tanıma fırsatını yakalıyoruz. En önemlisi, albümler II. Abdülhamid başta olmak üzere, sultanlar ve İmparatorlukla ilgili ön yargıları kırıyor. Kültür AŞ olarak, bu kültür mirasını insanlıkla buluşturmaktan dolayı gururluyuz. Bu yöndeki çalışmalarımız sürüyor, yeni sürprizlerimiz olabilir. Yeni albüm 3 bin adet basılacak,1 ay içerisinde tüm kitapçılarda yerini alacak.”
(*) İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Kültür AŞ Genel Müdürü
AKSİYON
14.08.2010 23:25:15
25 Temmuz 2010 Pazar
Sen misin oruç tutan !..


DARBEDEN DEMOKRASİYE
12 Eylül 1980 tarihindeGenelkurmayBaşkanı Kenan Evren, Türkiye'deki iç gelişmeleri gerekçe göstererek darbe yaptı. Bu darbe ile TBMM kapatıldı, 1961 Anayasa'sı kaldırıldı. Bütün siyasi partiler kapatıldı ve mallarına el konuldu. Darbe Türkiye üzerinde tam anlamıyla bir silindir gibi geçti. 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı. Bunlardan 18'i sol görüşlü, 8'i sağ görüşlü, 23'ü adli suçlu, 1'i Asala militanıydı.12 Eylülöncesi yaşanan olayların hep darbeye zemin için yapıldığı iddia edildi. 12 Eylül darbesi öncesinde çok sayıda cinayet ve suikast işlendi. Bu cinayet ve suikastların çoğunun faili bugün bile hala bulunamadı. Bulunan ve hapishaneye atılan failler ise, ilginç bir şekilde askeri cezaevlerinden kaçırıldı. Asıl failler kaçırılırken, masumlar idam edildi. Cezaevine konulan binlerce insana zulmedildi. Cezaevlerinde yıllarca süren işkenceler yaşandı. Bu işkencehanelerde insanlık dışı uygulamalar yapıldı. Bunu yapanlar askerlerdi ve bunlara emir veren de en üstteki komutanlardı. İşte 12 Eylül'de cezaevlerinde uygulanan bazı işkence yöntemleri: Falaka, yaygın ve sürekli uygulandı. ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı. Mahkumlara elektrik verilirdi. Günlerce mahkumlara hassas yerlerinde elektrik verildi. Mahkumlara köpeklerin saldırması sağlanırdı. 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, İstiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.
* * *
Yıllardır tartışılan 12 Eylül darbe Anayasası ile ilgili en kapsamlı ve tartışmalı değişiklikler için 30 yıl sonra halk yine bir 12 Eylül günü sandık başına gidecek. 26 maddelik Anayasa paketi ile birçok alanda değişiklikler getirmesine rağmen, en çok 12 Eylül darbesini yapanları koruyan Geçici 15. maddesinin kaldırılıyor olması dikkati çekti. Geçici 15. Madde'nin kaldırılmasıyla 30 yıl önce yaşanan büyük acılar, büyük mağduriyetler yeniden gündeme geldi.Anayasa değişikliğiile gündeme gelen 12 Eylül darbesinin öncesi ve sonrasını belgeleriyle birlikte o dönemi yaşayan o döneme tanık olan, o dönemde büyük açılar yaşamış olan darbe mağdurlarına sorduk. Arkadaşları dar ağacında sallanan o günün canlı tanıkları cezaevinde gördükleri işkenceleri hala o günkü gibi hatırlıyor.
BÖBREĞİ PATLADI
Cezaevinde ağır işkenceler sonucu hayatını kaybeden Bedii Tan'ın arkadaşları yaşananları anlatıyor: "Ramazan geldi, 1982'nin Temmuz ayı. 'Oruç serbest,' dediler. Sahura kalkmak yok, iftar saat 20'den sonraydı. Bu 'oruç tutma' mesajıydı. Bedii Tan oruç tuttu. Betonda, üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii'nin orucunun farkına vardılar. Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler. Bedii dayak yedi, yatağa düştü. Gardiyan çağırdı, kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi, güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Yerde yatan Bedii Bey'in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı. Bedii Bey, 33 No'lu koğuşa girdikten 33 gün sonra öldü."

ZORLA DIŞKI YEDİRDİLER
Felat Cemiloğlu ise cezaevinde gördüğü işkenceyi şöyle hatırlıyor: "Bana da bir gün bir avuç b..k yedirdiler de bu sallanan dişlerimden öyle kurtuldum" diyor mesela... "Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyorum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik! Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyon kapağını kaldırdılar, bir avuç b..k alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazırola geçtim, öylece duruyorum. Kıpırdamak yok, temizlemek yok, yere tükürmek yok. Öylece ağzım kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun. Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim. Elazığlı arkadaş, ismi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi...."
Orhan Miroğlu ise kalaslarla yedikleri dayaklardan mosmor olan bedenlerini dışkı dolu banyoya tıkıldıklarını söyledi ve şunları anlattı: "Cezaevinin müdürü olan Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, bizim banyoya götürülmemizi emretti. Bazı arkadaşlar bunun normal banyo olduğunu sandı. Halbuki bu cezaevinin alt katındaki lağımlardan oluşan yere götürmeydi. Orada iki karışlık lağımın içinde üzerinde b..kun yüzdüğü yerde yatmamızı emrettiler. Orada uzun süre öyle tuttular. "

HER YOL İŞKENCEYE ÇIKAR
O dönemde hapse düşüp ağır işkence görenler arasında suçsuzlar da vardı. Çünkü 12 Eylül darbesinden sonra herkese potansiyel suçlu gözü ile bakıldı. Her harften, her sözden günlerce işkence görmek sıradan işlerden oldu. Tıpkı Ç, S ve Ş harfinden dolayı hapse düşüp işkence gören Yalçın kardeşler gibi. Sorumlu Sınırlı Tepecik Halkı Tüketim Kooperatifi kuran Aşur ve İsmail Yalçın kardeşler, ürünleri satmak için astığı duyurular için işkencelerden sonra hüküm yediler. İşte Yalçın Kardeşler için mahkeme tutanaklarına geçen hikayeleri: "Kooperatifimizde, sana yağı, şeker ve meşrubatlar karne ile verilmez"
"Kooperatifimizde ayın 5'inde hesap kapatmayana, yeni hesap açılmaz"
"Yoğurt gelmiştir. Kilosu 37,50"
Bu üç satırlık duyuruda 'Ç, S, Ş' harflerinden tam 8 tane vardı. Bu harflerden dolayı Yalçın kardeşler gözaltına alında ve hüküm yediler. Askeri savcı bunu şöyle gerekçelendirdi: "Şeklindeki yazılı cümleler içinde Ç,S, Ş büyük el yazılı harflerinin değişik bir şekilde orak ve çekiç amblemi olarak yazılı bulunduğunun anlaşılması üzerine, bahis konusu ilanları asılı bulundukları yerden indirmek suretiyle olay yönünde tutmak tanzim edildi. Orak ve Çekiç'in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin bayrak amblemi olması sebebiyle, sanıkların birlikte, sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmak yahut memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlarından herhangi birini devirmek veya devletin siyasi ve hukuki nizamlarının topyekun yok etmek için komünizm propagandası yaptıkları iddia, suç konusu el ilanların elde etmesi sanıkların tevili ikrarla, ekspertiz raporu muhteviyatı, olay tutanağı gibi delillerle anlaşıldı."
Aşur ve İsmail Yalçın kardeşler 4 Ekim 1981 tarihinde gözaltına alındılar. Aşur ifadesinde, "AP'li olduklarını söylemelerine rağmen İşkence yaptılar. Beni bir saat kadar dövdüler. Yerlerde sürüklediler, falakaya yatırdılar. Mutlaka bir örgüte üye olduğumu kabul etmemi istediler" dedi.
İsmail Yalçın ise "Beni gözaltına aldıktan sonra işkenceye aldılar. Önce 'Alevi misin, Sünni misin?' diye sordular. Alevi olduğumu söyledim. İşkenceye başladılar. Hepimiz müslümanız dediler. Bana elektrik verdiler. Kollarımı gerdiler. Ayaklarıma ağırlık bağladılar. İşkenceden sonra sol kolum uyuştu" diye anlatıyordu o günleri. İki kardeş onbeş gün sonra ayın 19'unda tutuklanıp cezaevine konuldu. Yalçın kardeşler bu dava yüzünden hüküm yediler ve içeride yattılar.
Herkes mosmordu acıdan inliyorduk
12 Eylül döneminde işkenceleriyle ünlü Diyarbakır Cezaevinde yatan yazar Orhan Miroğlu, maruz kaldığı işkenceyi şöyle anlatıyor: "Toplama yerinden Diyarbakır Cezaevine gittikten sonra bize hemen işkenceye başladılar. İlk önce soyunmamızı söylediler. Soyunduk. Çırıl çıplaktık. Daha önce hazırladıkları kalaslarla bir anda üzerimize çullandılar. Her tarafımızı mosmor yaptılar. Bu işkence yüzünden ağlayanlar, sızlayanlar, yalvaranlar vardı. Herkes ağrılar yüzünden inliyordu. Sonra bizi topladılar. Cezaevinin müdürü olan Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, bizim banyoya götürülmemizi emretti. Bazı arkadaşlar bunun normal banyo olduğunu sandı. Halbuki bu cezaevinin alt katındaki lağımlardan oluşan yere götürmeydi. Orada iki karışlık lağımın içinde üzerinde b..kun yüzdüğü yerde yatmamızı emrettiler. Orada uzun süre öyle tuttular. Daha sonra ancak 2 kişinin kalabildiği hücrelere en az 10 kişiyi koydular. Her tarafımız mosmor olduğu için bir birimize dokunmamız çok acı veriyordu. Ancak biz çırılçıplak bir şekilde orada birbirimize yapışık şekilde günlerce beklettiler. Daha sonra kapıyı ilk açtıklarında balık istifi gibi hepimiz yere üst üste yıkıldık."
Asmayalım da besleyelim mi?
Darbeden sonra ilk idam edilenler 9 Ekim 1980 tarihinde ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı olmuştur. Daha sonra 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkum edilen Erdal Eren'in idam kararı Yargıtay tarafından iki kere iptal edilmiş olmasına karşın, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla, 13 Aralık 1980'deAnkaraMerkez Cezaevi'nde infaz edildi. Erdal Eren'in idamına ilişkin Kenan Evren 3 Ekim 1984'de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmada şunları söylemişti: "Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan, bu Mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?"
BİR SAĞDAN BİR SOLDAN ASTILAR
12 Eylül sonrası tutuklananlar tek tek asılmaya başlandı. İlk asılanlar br sağ bir sol görüşlü ikinci gençti. 2 yıl boyu devameden idamda işte hayatını kaybedenlerin listesi:Necdet Adalı (sol görüşlü) 07 Ekim 1980 Ankara, Mustafa Pehlivanoğlu (sağ görüşlü) 07 Ekim 1980 Ankara, Serdar Soyergin (sol görüşlü) 25 Ekim 1980 Adana, Erdal Eren (sol görüşlü) 13 Aralık 1980 Ankara, Cevdet Karakaş (sağ görüşlü) 04 Haziran 1981 Elazığ, Veysel Güney (sol görüşlü) 10 Haziran 1981 Gaziantep, Ahmet Saner (sol görüşlü) 25 Haziran 1981 İstanbul, Kadir Tandoğan (sol görüşlü) 25 Haziran 1981 İstanbul, Mustafa Özenç (sol görüşlü) 20 Ağustos 1981 Adana, İsmet Şahin (sağ görüşlü) 20 Ağustos 1981 İstanbul, Seyit Konuk (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir, İbrahim Ethem Coşkun (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir, Necati Vardar (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir, Fikri Arıkan (sağ görüşlü) 27 Mart 1982 Ankara, Cengiz Baktemur (sağ görüşlü) 30 Nisan 1982 Elazığ, Ali Bülent Orkan (sağ görüşlü) 13 Ağustos 1982 Ankara, Ali Aktaş (siyasi) 23 Ocak 83 Adana, Ramazan Yukarıgöz (sol görüşlü) 29 Ocak 83 İzmit, Ömer Yazgan (sol görüşlü) 29 Ocak 83 İzmit, Erdoğan Yazgan (sol görüşlü) 29 Ocak 83 İzmit, Mehmet Kambur (sol görüşlü) 29 Ocak 83 İzmit, Ahmet Kerse (sağ görüşlü) 30 Ocak 83 Gaziantep, Halil Esendağ (sağ görüşlü) 05 Haziran 1983 İzmir, Selçuk Duracık (sağ görüşlü) 05 Haziran 1983 İzmir, İlyas Has (sol görüşlü) 06 Ekim 84 İzmir, Hıdır Aslan (sol görüşlü) 24 Ekim 84 İzmir.
650 BİN KİŞİ GÖZALTINA ALINDI
Darbe sonrası 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı. Bunlardan 18'i sol görüşlü, 8'i sağ görüşlü, 23'ü adli suçlu, 1'i Asala militanıydı. İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi. 71 bin kişi TCK'nın 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi olmak' suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi 'sakıncalı' olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 KİŞİ İŞKENCEDEN ÖLDÜ
171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi.
937 film 'sakıncalı' bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyükgazeteiçin 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi 'kaçarken' vuruldu. 95 kişi 'çatışmada' öldü. 73 kişiye 'doğal ölüm raporu' verildi. 43 kişinin 'intihar ettiği' açıklandı.
ÜNİVERSİTELER BOŞALTILDI
6 Kasım 1981'de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile YÖK kuruldu. Bundan sonra 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 2301 ve 2766 sayılı kanunla değişik maddelerince özellikle solcu olduğu düşünülen 71 Üniversite personeli YÖK tarafından görevlerinden uzaklaştırıldı. Toplam 4 bin 891 kamu personeli görevden alınmış ve 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçent 1402'lik olmuştu. Ancak 1402'lik olmak istemediği için bizaat istifa edenler dahil edildiğinde yaklaşık 20 bin kişi üniversitelerden uzaklaştırıldı.
YAZICIOĞLU'NA ELEKTRİKLİ İŞKENCE
"Kızılay'da kaldığım bir büroda gözaltına alındım. Dubleks bir apartman dairesiydi. İki kapısı vardı. Gözaltına almak için kapının zilini çaldıklarında ben, 'Hazırlanıyorum' diye seslendim. İki kapıyı birden omuzlayarak patlattılar ve içeri girdiler. Gözaltına alır almaz, önce bir tekme atıp hakaret ettiler, sonra da gözümü bağlayıp meçhul bir yere götürdüler. Götürüldüğüm yer Mamak Cezaevi'nin C Bloğu'ydu. Burası, suç işleyen askeri personelin disiplin merkeziydi. Orası, düzenlenerek ülkücülere işkence merkezine dönüştürüldü. İşkence merkezine dönüştürülen yerde arkadaşlarımızla gözlerimiz bağlı olarak 20 gün kadar kaldım. İhtilalden sonra, sağcıları Mamak C-5 Blok'ta, solcuları Emniyet'te sorguladılar. Sağcılara solcu polis, solculara sağcı polis görevlendirmek suretiyle bu insanların yaşadıkları acılar derinleştirildi. C-5'teki sorgulama sırasında gözlerimiz bağlıydı. Çırılçıplak soyundurularak dilimizden, dişimizden, tenasül uzvumuzdan, ayak ve el parmaklarımızdan cereyan veriliyordu. Omuzlarımıza bağlanmış kalaslarla yukarıya çekip, boşluktayken sorgulama yapıyorlardı. En adi işkencelere maruz bırakıldık. İlk günler yemek ve su da vermiyorlardı. Daha sonra bir parça kuru ekmek, bir de ağzımızı ıslatacak kadar su verildi. Ardından da normal karavana yemeğe dönüldü. Yemek sırasında sağına soluna dönmemek, sadece tabağına ve kaşığına bakmak kaydıyla gözlerimiz yarım açılıyordu. Yemeklerden sonra da hemen kapatılıyordu. Sopalı işkencede sağ ayağımın ikinci parmağı zarar gördü. Kırılan tırnağım bir daha çıkmadı. Çorabımı her çıkardığımda o günler aklıma geliyor."
YENİ ŞAFAK
25.07.2010 07:47:09
*************************************************************************************
Asılanlar arasında öyle bir isim var ki - Video

12 Eylül'de bir çok gencecik insan asıldı. 80 darbesi sonrası asılanlar arasında öyle bir isim var ki onun durumu hepsinden farklı. Çünkü aradan geçen 29 yıla rağmen onun hala bir mezarı bile yok.
Veysel Güney darbenin ardından Gaziantep'te tutuklanıyor. Daha sonra hakkında, bir subayı öldürdüğü iddiasıyla kendisini savunmasına bile izin verilmeden idam kararı alınıyor.
KURE.TV
21 Temmuz 2010 Çarşamba
İşte asıl darbe bu! -Video
12 Eylül 1980 darbesinin dehşetini, 7'nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in bu sözleri özetliyor.
Evren "denge olsun diye bir sağdan bir soldan astık" diyor. DöneminGenelkurmayBaşkanı Evren, darbe için şartların olgunlaşmasını beklediklerini anlatıyor. Ve askeri müdahalenin ardından yaşananlar. Evren, kendi hazırlattığı12 EylülAnayasası'nın değiştirilmemesi için siyasete müdahale ettiğini söylüyor. Darbe komutanı, siyasi partilerin siyaset yapmalarını engellediklerini de söylüyor.
SAMANYOLU HABER TV
21.07.2010 19:46:40
Evren "denge olsun diye bir sağdan bir soldan astık" diyor. DöneminGenelkurmayBaşkanı Evren, darbe için şartların olgunlaşmasını beklediklerini anlatıyor. Ve askeri müdahalenin ardından yaşananlar. Evren, kendi hazırlattığı12 EylülAnayasası'nın değiştirilmemesi için siyasete müdahale ettiğini söylüyor. Darbe komutanı, siyasi partilerin siyaset yapmalarını engellediklerini de söylüyor.
SAMANYOLU HABER TV
21.07.2010 19:46:40
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Musul işte böyle kaybedildi - Video


4 Temmuz 2010 Pazar
Menderes'in şerefine dedi ve...

Son burjuvanın şerefine
17 Eylül 1961 öğleden sonra saat 13:20.
Bir dakika sonra Başbakan Menderes idam edilecek. Milyonları arkasından sürükleyen başbakan aylarca mahkemelerde linç edildikten sonra büyük bir sessizlik içinde darağacına doğru yürüyor. O ana kadar ki sessizliği bozmaya tek bir kişi cesaret edebilmişti. Gazeteler onun adından son kez Menderes'in idamından 12 gün önce çıkan bir ilanda bahsettiler: “Ferit Eczacıbaşı ve Saffet Eczacıbaşı'nın sevgili evlatları, Gülçin Eczacıbaşı'nın kıymetli eşi, Deniz ve Pınar'ın babaları, Nejat, Kemal, Haluk ve Şakir Eczacıbaşı'nın sevgili kardeşleri, Vedat Eczacıbaşı tedavi edilmekte olduğu Amerikan Hastanesinde 3-4 eylül gecesi Hakkın rahmetine kavuşmuştur.”
Basit gibi görünen bu hastalıktan ölüm ilanı aslında bu ülkede rejimin gadrine sadece Kürtlerin, sadece dindarların, sadece gayrı Müslimlerin, Alevilerin, yoksulların değil, İstanbullu, zengin laik bir Beyaz Türk ailesinin de uğrayabileceğinin açık kanıtı.
Cumhuriyet'in gözde ailelerinden biriydi. Eczacıbaşılar. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle işlerini büyüttüler. İzmirli bir eczacı olan baba Ferit Eczacıbaşı Celal Bayar'ın yakın arkadaşıydı. Almanya'da kimya okuyan büyük oğul Nejat ve yanına kendisinden iki yaş küçük kardeşi Vedat Eczacıbaşı'yı da alıp İstanbul Levent'te Türkiye'nin ilk ilaç fabrikasını kurdu.
Vedat Eczacıbaşı aslında ticaretle değil daha çok sanatla ilgiliydi. Ama şartlar onu ailenin Kartal'daki Seramik Fabrikası'nda yönetici yapmıştı.
1958 yılında fabrikanın yeni bölümlerinin açılışını Bayar ve Menderes yapmıştı. Ailenin rejimle de bir sorunu yoktu. Seramik fabrikasında üretilen Atatürk büstleri okullara dağıtılıyordu. O açılış sırasında fırından yeni çıktığından habersiz o büstlerden birine dokunan Menderes'in eli yanmış, birkaç yıl sonra ‘Atatürk'ün cumhuriyetine el uzatmak' suçundan idam edileceğinden habersiz “Rahmetli hayattayken de kendine dokunanı yakardı” diye espri yapmıştı.
Fabrikanın, sanayicinin olmadığı ülkede Eczacıbaşıların DP'ye bu yakınlığı bile 27 Mayıs darbesinden sonra havanın aleyhlerine dönmesine neden olmadı. Hatta Cemal Gürsel'in kafasındaki, demokrasi umurunda olmayan her Türk'ün rüyası olmuş teknokratlar hükümetinin sanayi bakanı Nejat Eczacıbaşı'ydı. Ama bir yıl sonra küçük kardeşini bu darbeye kurban verecek Nejat Bey, “Kabul etmezsen seni askere alır, muvazzaf olarak çalıştırırım” diyen Orgeneral Cemal Gürsel'i kibarca geri çevirmişti.
Ve o gece.
Tarih 24 Mart 1961.
Seramik fabrikasının ürünlerinin sergilendiği davet çok başarılı geçmiştir. Vedat bir grup arkadaşıyla kutlamaya Beyoğlu'nda sosyetenin uğrak yeri olan bir meyhanede devam eder.
Gecenin bir saatinde ayağa kalkar, kadehini havaya kaldırır ve oradaki herkesin buz kesmesine neden olan o sözü söyler: Benim için hâlâ başbakan olan Adnan Menderes'in şerefine.
Meyhanedeki CHP'lilerin sözlü sataşmalarıyla başlayan gerilim karakolda biten bir kavgaya döner. Vedat Eczacıbaşı ve beş arkadaşı gözaltına alınır. Suçları ağırdır. O dönemin gazetelerinde çıkan küçük haberlerde “Beyoğlu'nun sosyetik meyhanesinde düşük başbakanın şerefine kadeh kaldırmak” diye tarif edilen suç öylesine ağırdır ki onu bir yıl önce darbenin liderinin bakanlık teklif ettiği ağabeyi bile kurtaramaz.
Aylarca Balmumcu'daki askerî cezaevinde yatar. Biri 1,5 yaşında diğeri o içerideyken dünyaya gelen iki çocuğu olan 41 yaşındaki genç adamın psikolojisi altüst olmuştur. Başına gelenleri kendisine yediremez: Bileklerini keser ve sonra da aileden iyi bildiği bir kimyasal maddeyle kendini yakmaya çalışır. Amerikan Hastanesi'ne kaldırılır, bir süre tedavi görür ama kurtarılamaz.
Kudretli ailenin gücü babasının son isteği olan cenazenin İzmir'e getirilmesine bile yetmez. “Protesto gösterileri olur” gerekçesiyle cenaze İstanbul'da kaldırılır ve Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilir.
Ülkenin en zengin ailelerinden birinin oğullarını kurban verdikleri rejim karşısındaki çaresizliğini 12 yıl sonra ağabey Nejat Eczacıbaşı günlüğünde şöyle anlatır:
Bugün gene bir buhran geçirdim. Kardeşciğimi kaybedeli 12 seneyi geçtiği halde bir türlü avunamıyorum, onu unutamıyorum. ‘Kardeşimi kurtarabilir miydik acaba' sorusu fikrimi kemiriyor. Huzurumu yitiriyorum.
Ezcacıbaşılar o günden sonra mı siyasetin tehlikeli sularından kendilerini kültür sanatın sakin limanlarına atmıştır bilinmez. Ama Kültür Bakanlığı'ndan daha çok Türkiye kültür hayatına hizmet etmiş bu aileyi kelimenin tam anlamıyla ilerici bir burjuva ailesi yapmaktan alıkoyan siyasi cüretin o gün terk edildiğine kuşku yok. Eczacıbaşıların hikâyesinde bile silikleşmiş Vedat Eczacıbaşı'nın trajik sonu zaten hiçbir zaman pek cesur olamamış Türkiye burjuvazisinin önünde ibret-i âlem için duruyor. Fotoğrafta elindeki kadehini kaldırmaya hazırlanırmış gibi görünen Vedat Eczacıbaşı, bu ülkede kırmızı çizgileri aşanın soyadının Sabancı, Eczacıbaşı ya da Boyner olmasına bakılmayacağını söylüyor bize.
Ve ekliyor: O yüzden uğruna kadehlerin kaldırılabileceği şerefler için geç kalmadan ayağa kalkın, hadi!
YILDIRAY OĞUR - TARAF
47 yıl önce idam edilen darbeci albay
Bundan tam 47 yıl önce, 4 Temmuz 1963 günü Ankara Merkez Cezaevi'nde heyecanlı saatler yaşanmaktadır. Emekli Binbaşı Fethi Gürcan bir hafta önce darbe suçundan idam edilmiştir.

İhtilalin başı emekli Albay Talat Aydemir'in idamı ise avukatının uyanıklığı sayesinde son anda Askeri Yargıtay tarafından reddedilmişti. Hücresinde, hakkında verilecek yeni kararı gözlerine uyku girmeden beklemektedir. Bir şeyi daha: O sırada hala ABD'de olduğunu zannettiği Başbakan İsmet İnönü'nün dönüşünü. "Ah bir dönse" diyordu gardiyana, "Beni kolay kolay asamazlar!"
Kendisine "Menderes ailesi de öyle sanıyordu" diyen çıkmış mıydı, bilinmez. Ancak İnönü'nün, TBMM'de idam cezalarının infazı lehinde oy kullandığını biliyoruz. İsmet Paşa kendisini kamuoyu önünde küçük düşüren, hele hele "zekasının ismi yanında küçük kaldığını" cümle aleme duyuran, samimi bir Atatürkçü olmadığını iddia eden, devrimlere karşı hareketin başlamasından kendisini sorumlu tutan Aydemir'in affı için çalışacağını ummak safdillik değil de nedir?
Aydemir, 5 Temmuz sabahı hücresinden alınır, elleri arkadan kelepçelenir ve beyaz gömlek giydirilerek idam sehpasının önüne getirilir. "Ellerimi çözün, kendi işimi kendim görürüm" derse de, buna imkan olmadığını söylerler. Darağacına çıkınca yağlı ilmeği boynuna geçirirler. "Memleket için hayırlı olsun" dileği dökülür dudaklarından ve sehpayı kendisi devirir. Saatler 02.46'yı gösteriyordur. Sizin anlayacağınız, 27 Mayıs ihtilali evlatlarından birinin başını daha yemiştir.
Ahmet Selim'in dediği gibi "27 Mayıs demokrasimizin Kerbela'sıdır" (3 Haziran 2010). Öyle bir Kerbela ki, laneti, onu gerçekleştirenleri yıllar sonra da olsa çarpıyor. Nasıl Kerbela ateşi hala yüreklerde canlıysa, ihtilalin kurbanları olan Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın acıları da demokrasi sancılarımızın sembolü olarak hep hatırlanacaktır.
Bu yüzden soruyoruz bugün:
Darbeler Türkiye'nin hangi sorununa deva olmuştur? Siyaseti kilitlemekten, toplumu sindirmekten ve iyi kötü yürüyen hastayı kötürüm etmekten başka hangi işe yaramıştır?
Düşünün, kanlı bir ihtilal yapıyorsunuz, hasta Gürsel'i cumhurbaşkanı, yaşlı İnönü'yü başbakan yapmak için! Gürsel o kadar aymaz bir adamdır ki, ihtilalin ertesi günü yapılan toplantıda "İş bitti, artık herkes görevinin başına" deme saflığını gösterebilmiştir. İhtilali, "10 dakika ara"da sıvışılabilecek bir film zannetmiş olmalıdır!
22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 günleri Türkiye'nin iki darbe daha yaşadığı neredeyse unutulmuştur. Onları kısaca hatırlatmakta yarar var.
İhtilalin halka vaat ettiği seçimler Ekim 1961'de yapılmıştır yapılmasına ama bu dik kafalı millet itirazını seçim sandığında dillendirmiş ve CHP'yi tek başına iktidara getirmemiştir. Bunun üzerine komutanların ihtilal tehditleri İnönü-Gürsel ikilisinin devletin başına geçirilmesi sağlanmış ama bu da başka darbecileri harekete geçirmiştir. Nitekim Aydemir'in komutanı olduğu Harp Okulu öğrencileri 22 Şubat 1962'de güpegündüz Meclis'e doğru yürüyüşe geçirildiler. Bunun üzerine en yapılmayacak hareketlerden birisi yapıldı; kuvvet komutanları, Başbakan ve bazı bakanlar Çankaya'ya çıkarak Gürsel'le toplantı yaptılar. Yani Çankaya'yı ele geçiren devleti de ele geçirmiş olacaktı. Fethi Gürcan, bölüğüyle Çankaya'ya gelmiş ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nın komutasını devralmıştır. Şimdi iş içeriye girip "devlet"i tutuklamaya kalmıştır.

Gürcan, Talat Albay'a Köşk'ten telefon edip "Albayım şimdi herkes burada. Emredin, hepsini enterne edeyim. Hesaplarını göreyim mi?" diye sorar. Aydemir hayatının hatasını yaparak "Hayır", der, "Serbest bırakacaksınız." Bu sırada Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'dan "Kuşatmayı kaldırırsanız affedileceksiniz" yollu bir taahhüt mektubu getirirler. İstemez Aydemir. İnönü'den getirirler, onu da reddeder. Ordu ikiye bölünmüş olup kan akması kaçınılmazdır. Aydemir Çankaya'ya tutuklama emri verse en azından Ankara'da duruma hakim olacaktır ama bir iç savaşı göze alamaz ve tüfek dahi patlamadan harekatı durdurur. Anlaşılan, taahhütlere güvenmiştir. Bunun ne kadar yanlış bir tavır olduğunu çok geçmeden öğrenecektir. Harekatı durdurması şartıyla hakkında hiçbir cezai işlem yapılmayacağı taahhüdünde bulunan İnönü'nün dışarı çıkar çıkmaz suçlayıcı açıklamasıyla karşılaşır. Tutuklanır. 73 subay arkadaşıyla emekli edildikten sonra serbest bırakılırlar.
Darbecilik virüsü bir kere girmiştir kanlarına. Kolay çıkar mı? İşte emeklilik günlerinde de boş durmayan Aydemir, Harbiyelilerle temasını korur, darbe çalışmalarına hız kesmeden devam eder.
Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız kuşkusuz. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart isyanının yıldönümüdür de ondan. Ancak tarihi tutturamayınca 21 Mayıs'a ertelerler. Bu defa akıllanmıştır. İsyanı gündüz değil, gece başlatacak ve öncelikle radyoyu ele geçirecektir. Geçirir de. Radyoda TSK'nın yönetime el koyduğu ilan edilir ve ardından darbe tiyatrosu başlar. Bir süre sonra Ali Elverdi adlı subayın radyoyu ele geçirdiği görülür. Elverdi bir karşı bildiriyle biraz önceki harekatın yanlışlıkla yapıldığına, hakikisinin kendilerininki olduğuna halkı inandırmaya çalışır.
Talat Aydemir yine teslim olursa da, bu defa idama mahkûm edilir. Darbe hevesleri bir süreliğine yatışır gibi görünür; sadece 6 yıllığına. 1971'de yeni bir darbe sağanağı yakalayacaktır Türkiye'yi ve Başbakan Nihat Erim'in bir demecinde geçtiği gibi "Balyoz Harekatı" başlar. Darbecilerin diğerlerine indirdikleri bir balyozdur bu. Oysa resmin tamamına baktığımızda balyozu asıl yiyen, Türkiye'dir.
Zira Cengiz Sunay'ın "Türk Siyasetinde Sivil-Asker İlişkileri" başlıklı doktora tezinde dediği gibi darbelerin, darbeciler tarafından iddia edildiği gibi bunalımların çözümsüzlüğe gittikleri aşamalarda değil, tam tersine, bunalımı aşma yolunda gerçekçi çözümlere yaklaşıldığı zamanlarda yapılmış olması bize bir şeyler hatırlatıyor olmalı.
Belki de büyümenin yüzde 11'i aşmış olması, darbeciler için bir işaret fişeği anlamına geliyordur. Kim bilir!
MUSTAFA ARMAĞAN - ZAMAN

İhtilalin başı emekli Albay Talat Aydemir'in idamı ise avukatının uyanıklığı sayesinde son anda Askeri Yargıtay tarafından reddedilmişti. Hücresinde, hakkında verilecek yeni kararı gözlerine uyku girmeden beklemektedir. Bir şeyi daha: O sırada hala ABD'de olduğunu zannettiği Başbakan İsmet İnönü'nün dönüşünü. "Ah bir dönse" diyordu gardiyana, "Beni kolay kolay asamazlar!"
Kendisine "Menderes ailesi de öyle sanıyordu" diyen çıkmış mıydı, bilinmez. Ancak İnönü'nün, TBMM'de idam cezalarının infazı lehinde oy kullandığını biliyoruz. İsmet Paşa kendisini kamuoyu önünde küçük düşüren, hele hele "zekasının ismi yanında küçük kaldığını" cümle aleme duyuran, samimi bir Atatürkçü olmadığını iddia eden, devrimlere karşı hareketin başlamasından kendisini sorumlu tutan Aydemir'in affı için çalışacağını ummak safdillik değil de nedir?
Aydemir, 5 Temmuz sabahı hücresinden alınır, elleri arkadan kelepçelenir ve beyaz gömlek giydirilerek idam sehpasının önüne getirilir. "Ellerimi çözün, kendi işimi kendim görürüm" derse de, buna imkan olmadığını söylerler. Darağacına çıkınca yağlı ilmeği boynuna geçirirler. "Memleket için hayırlı olsun" dileği dökülür dudaklarından ve sehpayı kendisi devirir. Saatler 02.46'yı gösteriyordur. Sizin anlayacağınız, 27 Mayıs ihtilali evlatlarından birinin başını daha yemiştir.
Ahmet Selim'in dediği gibi "27 Mayıs demokrasimizin Kerbela'sıdır" (3 Haziran 2010). Öyle bir Kerbela ki, laneti, onu gerçekleştirenleri yıllar sonra da olsa çarpıyor. Nasıl Kerbela ateşi hala yüreklerde canlıysa, ihtilalin kurbanları olan Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın acıları da demokrasi sancılarımızın sembolü olarak hep hatırlanacaktır.
Bu yüzden soruyoruz bugün:
Darbeler Türkiye'nin hangi sorununa deva olmuştur? Siyaseti kilitlemekten, toplumu sindirmekten ve iyi kötü yürüyen hastayı kötürüm etmekten başka hangi işe yaramıştır?
Düşünün, kanlı bir ihtilal yapıyorsunuz, hasta Gürsel'i cumhurbaşkanı, yaşlı İnönü'yü başbakan yapmak için! Gürsel o kadar aymaz bir adamdır ki, ihtilalin ertesi günü yapılan toplantıda "İş bitti, artık herkes görevinin başına" deme saflığını gösterebilmiştir. İhtilali, "10 dakika ara"da sıvışılabilecek bir film zannetmiş olmalıdır!
22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 günleri Türkiye'nin iki darbe daha yaşadığı neredeyse unutulmuştur. Onları kısaca hatırlatmakta yarar var.
İhtilalin halka vaat ettiği seçimler Ekim 1961'de yapılmıştır yapılmasına ama bu dik kafalı millet itirazını seçim sandığında dillendirmiş ve CHP'yi tek başına iktidara getirmemiştir. Bunun üzerine komutanların ihtilal tehditleri İnönü-Gürsel ikilisinin devletin başına geçirilmesi sağlanmış ama bu da başka darbecileri harekete geçirmiştir. Nitekim Aydemir'in komutanı olduğu Harp Okulu öğrencileri 22 Şubat 1962'de güpegündüz Meclis'e doğru yürüyüşe geçirildiler. Bunun üzerine en yapılmayacak hareketlerden birisi yapıldı; kuvvet komutanları, Başbakan ve bazı bakanlar Çankaya'ya çıkarak Gürsel'le toplantı yaptılar. Yani Çankaya'yı ele geçiren devleti de ele geçirmiş olacaktı. Fethi Gürcan, bölüğüyle Çankaya'ya gelmiş ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nın komutasını devralmıştır. Şimdi iş içeriye girip "devlet"i tutuklamaya kalmıştır.

Gürcan, Talat Albay'a Köşk'ten telefon edip "Albayım şimdi herkes burada. Emredin, hepsini enterne edeyim. Hesaplarını göreyim mi?" diye sorar. Aydemir hayatının hatasını yaparak "Hayır", der, "Serbest bırakacaksınız." Bu sırada Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'dan "Kuşatmayı kaldırırsanız affedileceksiniz" yollu bir taahhüt mektubu getirirler. İstemez Aydemir. İnönü'den getirirler, onu da reddeder. Ordu ikiye bölünmüş olup kan akması kaçınılmazdır. Aydemir Çankaya'ya tutuklama emri verse en azından Ankara'da duruma hakim olacaktır ama bir iç savaşı göze alamaz ve tüfek dahi patlamadan harekatı durdurur. Anlaşılan, taahhütlere güvenmiştir. Bunun ne kadar yanlış bir tavır olduğunu çok geçmeden öğrenecektir. Harekatı durdurması şartıyla hakkında hiçbir cezai işlem yapılmayacağı taahhüdünde bulunan İnönü'nün dışarı çıkar çıkmaz suçlayıcı açıklamasıyla karşılaşır. Tutuklanır. 73 subay arkadaşıyla emekli edildikten sonra serbest bırakılırlar.
Darbecilik virüsü bir kere girmiştir kanlarına. Kolay çıkar mı? İşte emeklilik günlerinde de boş durmayan Aydemir, Harbiyelilerle temasını korur, darbe çalışmalarına hız kesmeden devam eder.
Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız kuşkusuz. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart isyanının yıldönümüdür de ondan. Ancak tarihi tutturamayınca 21 Mayıs'a ertelerler. Bu defa akıllanmıştır. İsyanı gündüz değil, gece başlatacak ve öncelikle radyoyu ele geçirecektir. Geçirir de. Radyoda TSK'nın yönetime el koyduğu ilan edilir ve ardından darbe tiyatrosu başlar. Bir süre sonra Ali Elverdi adlı subayın radyoyu ele geçirdiği görülür. Elverdi bir karşı bildiriyle biraz önceki harekatın yanlışlıkla yapıldığına, hakikisinin kendilerininki olduğuna halkı inandırmaya çalışır.
Talat Aydemir yine teslim olursa da, bu defa idama mahkûm edilir. Darbe hevesleri bir süreliğine yatışır gibi görünür; sadece 6 yıllığına. 1971'de yeni bir darbe sağanağı yakalayacaktır Türkiye'yi ve Başbakan Nihat Erim'in bir demecinde geçtiği gibi "Balyoz Harekatı" başlar. Darbecilerin diğerlerine indirdikleri bir balyozdur bu. Oysa resmin tamamına baktığımızda balyozu asıl yiyen, Türkiye'dir.
Zira Cengiz Sunay'ın "Türk Siyasetinde Sivil-Asker İlişkileri" başlıklı doktora tezinde dediği gibi darbelerin, darbeciler tarafından iddia edildiği gibi bunalımların çözümsüzlüğe gittikleri aşamalarda değil, tam tersine, bunalımı aşma yolunda gerçekçi çözümlere yaklaşıldığı zamanlarda yapılmış olması bize bir şeyler hatırlatıyor olmalı.
Belki de büyümenin yüzde 11'i aşmış olması, darbeciler için bir işaret fişeği anlamına geliyordur. Kim bilir!
MUSTAFA ARMAĞAN - ZAMAN
28 Mayıs 2010 Cuma
İşte ilk kez yayınlanan görüntüler - Video



Başbakan Adnan Menderes, Yassıada'da tutuklu bulunduğu süre içerisinde soruşturma komisyonu tarafından defaatle sorgulandı. Bu görüntülerdeki çarpıcı detaylar, halkın nasıl bir kara propaganda ile karşı karşıya olduğunun da bir göstergesi. Menderes'in ayakkabılarına, çoraplarına yapılan yakın çekimler, elinde buruşuk mendili ile heyet karşısında ifade verirken çekilen görüntüler... Tüm bu kurgular, adeta bu görüntüleri izleyenler üzerinde bir psikolojik baskı oluşturmayı hedeflemiş. Öte yandan görüntülerin tümüne bakıldığında Menderes'e duyulan hıncın büyüklüğü ortaya çıkıyor.
MENDERES, ADA KOMUTANI ALBAY TARIK GÜRYAY'IN ODASINA GETİRİLİYOR
MENDERES SORUŞTURMA KOMİSYONU ÖNÜNDE SAVUNMA YAPIYOR
TUTUKLU MİLLETVEKİLLERİ KOĞUŞLARINDA
27 Mayıs darbesinden sonra 'yargılanmak' üzere Yassıada'da tutuklu bulunan milletvekilleri... Kayıt sırasında kamera arkasından verilen komutlarla hareket ettikleri açıkça ortada olan vekiller... Kameraya komutla bakıyor, komutla koğuş içinde yürüyor hatta komutla gülümsemek zorunda bırakılıyorlar.
27 Mayıs darbesinden sonra Yassıada'da tutuklu bulunan milletvekilleri ve üst düzey yöneticiler, etrafı dikenli tellerle çevrili alanda volta atıyor.
28.05.2010 10:38:13
Dünyanın En Alçak Senaryosu
32. Gün programına konuk olan Cumhuriyet yazarının 27 Mayıs'ı savunur üslubu, diğir konuklar tarafından sert tepkiyle karşılandı. Programda 27 Mayıs'ın dünyada ki en alçak senaryo olduğu söylendi.
TUTUKLU MİLLETVEKİLLERİ KOĞUŞLARINDA
27 Mayıs darbesinden sonra 'yargılanmak' üzere Yassıada'da tutuklu bulunan milletvekilleri... Kayıt sırasında kamera arkasından verilen komutlarla hareket ettikleri açıkça ortada olan vekiller... Kameraya komutla bakıyor, komutla koğuş içinde yürüyor hatta komutla gülümsemek zorunda bırakılıyorlar.
27 Mayıs darbesinden sonra Yassıada'da tutuklu bulunan milletvekilleri ve üst düzey yöneticiler, etrafı dikenli tellerle çevrili alanda volta atıyor.
28.05.2010 10:38:13
Dünyanın En Alçak Senaryosu
32. Gün programına konuk olan Cumhuriyet yazarının 27 Mayıs'ı savunur üslubu, diğir konuklar tarafından sert tepkiyle karşılandı. Programda 27 Mayıs'ın dünyada ki en alçak senaryo olduğu söylendi.
21 Nisan 2010 Çarşamba
100 yıllık mektup ilk kez yayınlanıyor

Tarihte 31 Mart Vakası olarak bilinen ayaklanmayla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik'e gönderilen Sultan II. Abdülhamid'in, bu dönemde Suriye'deki şeyhi Mahmut Ebu Şamat'a yazdığı mektup tarihe ışık tutuyor.
Yaklaşık 100 yıl boyunca şeyhin ailesi tarafından himaye edilen mektup, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın himayesine sunuldu. Cihan'a konuşan şeyhin torunu Ammar Ebu Şamat, yüklü para tekliflerine rağmen mektubu satmadıklarını anlattı. Ebu Şamat, Esad'a teslim ettikleri orijinal mektubun bir kopyasını da ilk kez Cihan haber ajansıyla paylaştı.

Mektupta Sultan II. Abdülhamid, İttihatçıların ve Yahudilerin tüm ısrarlarına ve 150 milyon altın tekliflerine rağmen Kudüs'ü nasıl satmadığını kendi ağzıyla anlatıyor. Abdülhamid Han, mektubunda özellikle Filistin'de Yahudilere toprak vermediği için tahttan indirildiğini dile getiriyor.
Sultan Abdülhamid'e bir cevap mektubu yazan Mahmut Ebu Şamat da halifeye hitaben "Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun." diyerek kendisini teselli ediyor. Şeyh Mahmut Abuşamat'ın yakınları tarafından günümüze kadar kutsal bir emanet gibi korunan iki mektup da güvence altına alınmak üzere Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'a sunuldu.
31 Mart Vakası'nın ardından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, sürgün kaldığı Selanik'teki Alatini Köşkü'nde belki de hayatının en zor günlerini yaşadı. II. Abdülhamid, bu dönemde yaşadıkları sıkıntıları Şam'da bulunan ve mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat ile yazdığı bir mektupla paylaştı. Tahttan indirilişi, olayların arka planı, sebepleri ve o şartları anlatan bir mektup yazan Sultan Abdülhamid, mektubu gizlice köşkün muhafızı ile Şam'da bulunan şeyhi Mahmut Ebu Şamat'a gönderdi.
ŞEYHİN ABDÜLHAMİD'E CEVABI...
Mahmut Ebu Şamat, gelen mektubu büyük inkisarla okuduktan sonra cevaben bir mektup ele aldı. Şeyh Ebu Şamat'ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat dedesinin ele aldığı mektupta, şu ifadeleri yazdığını naklediyor: "Müslümanların Halifesi; Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Allah sana sabredenlerin ecrini versin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun… Ey mülkün sahibi ve mâliki olan Allah'ım! Sen mülkü istediğine verirsin, mülkü istediğinden çeker alırsın. İstediğini aziz kılarsın, istediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye Kâdir'sin."
Yaklaşık 100 yıllık tarihi mektup Mahmut Ebu Şamat'ın yakınları tarafından büyük özenle saklanmış. Kutsal bir emanet gibi korunan ve geleceğe adeta ışık tutan Sultan Abdülhamid'in bizzat kendi eliyle yazdığı mektup Suriye'de büyük özveri ile korunuyor. Sultan Abdülhamid'in mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat'ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat, büyük bir özveri ile korudukları mektup için ayrı bir ihtimam gösterdiklerini anlatıyor. Çıktığı hutbelerde Sultan Abdülhamid'in ne kadar büyük bir Sultan olduğunu anlatmak amacıyla birçok kez bu mektubu okuduğunu anlatan torun Ebu Şamat, "Sultan Abdülhamid, Yahudiler tarafından 150 milyon İngiliz altını teklif edilmesine rağmen 'dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi kabul etmem' diyerek huzurundan kovuyor. Gün geçtikte bu yüce insanın önemini anlıyoruz." diyerek büyük sultana sevgisini anlatıyor.
MEKTUBU SATIN ALMAK İÇİN YÜKLÜ PARA TEKLİFİ YAPILDI; AMA AİLE MECLİSİ ESAD'DA KARAR KILDI
Mektubun tarihi ve manevi bir boyutunun olduğunu kaydeden torun Ammar Ebu Şamat, "Mektuplar yıllarca büyük bir özveri ile saklandı. Büyük dedem Ebu Şamat, İttihatçılar döneminde de mektubu korudu. Şam'ın Fransız işgalinde de bu emanet korundu. Şimdi torunları olarak bu güne kadar muhafaza ettik. Ancak aile fertlerine büyük para teklifleri gelmeye başladı. Bu teklifler üzerine aile fertleri bir araya gelerek alınacak kararı tartıştık." şeklinde konuşuyor.
Ammar Ebu Şamat, büyük dedesine gönderilen mektubun önemli ve tarihî bir bölge olduğu için güvenilir bir mekanda muhafaza edilmesine karar verdiklerini söyledi. Ebu Şamat, "Aile fertlerine büyük paralar teklif edildi. Önemli ve tarihi bir belge olduğu için aile meclisi bunu reddetti. Ardından bu emanet mektubu emin ve güvenilir bir yere vermeye karar verdik. Aile fertlerinden Dr. Faruk Ebu Şamat bu mektubu Devlet Başkanı Beşşar Esad'a gönderdi. Kendisi korusun diye." diyerek mektubu güvence altına aldıklarını söyledi.
Sultan Abdülhamid'in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat'a gönderdiği mektup aynen şöyle:
"Yâ Hû…
Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain
Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.
İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum:
Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah'a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah'ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.
Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.
Ancak ve ancak 'Jön Türk' ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti'nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.
Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: 'Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kat''î cevap verdikten sonra hal'imde ittifak ettiler.
Ve beni Selanik'e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla'ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm'a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.
Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir.
Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim.
Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.
Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.
Hadim-i el-Müslimin
Abdülhamid" (CİHAN)
KAYNAK:SAMANYOLUHABER
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
