
12’nci yılı nedeniyle tekrar anmaya başladık ya 28 Şubat sürecini. Hani ortaya hala ve yine kapağı açılmamış demokrasi dışı uygulamalar çıktıkça çıkıyor ya o döneme ilişkin. Hah, işte o süreç. Tankların demokrasiye balans ayarı yaptığı(!) demokrasi dışı gösterinin adı.
Ve söz döndü dolaştı, o dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e geldi. Vatan Gazetesi’nden Bilal Çetin ve Semra Çetin, “Bir de Demirel’den dinleyelim 28 Şubat’ı” dedi ve bir dizi başlattı.
Okuduklarımıza inanamadık.
Her ne kadar Demirel’i tanısak, çürütücülüğünün boyutlarını bilsek de ilerleyen yaşına rağmen kaybetmediği tek şeyin milletin gözünün içine baka baka dalga geçmesi ve bu dalgayı benzersiz belagat/önünde yerlere eğilinesi demokrasi kahramanlığı olarak sunması olduğunu bir kez daha gördük.
Demirel’e göre, o kirli pazarlıklar da dönmemişti… Milletvekilleri zorla istifa ettirilmemişti… Halkın iradesi tankların paletleri altında kalmamıştı… Alaşağı edilse de hükümet vardı… Kolu bacağı budansa da parlamento yerindeydi… Fişlemelerle, yasaklamalarla tüm anayasal hakları tırpanlansa da kimsenin kılına dokunulmamıştı…
Dolayısıyla öyle darbe olur muydu?
Demirel haklı.
Yıllarca bu ve benzeri laflar etmesine rağmen hala, 2009 yılında bile “bir bilen” olarak kapısı aşındırılıyor, demokrasiyi kurtarması için “Medet ya Demirel” deniyor. Onun için Demirel bu kadar kolay aklı dumura uğratan bir mantıkla hala var olabiliyor.
Ama işte… Bir de tüm bu akıl tutulmalarından öte, her türlü çürütücülüğe galebe çalan bir derin kavrayışlı bir kamu vicdanı var.
O vicdan diyor ki, sus artık. O örtünü siyasetin üstünden çek. Köşene çekil ve utancını çağır. Hiç olmazsa bunu yap.