Arzu Erdoğral
2010-04-29
Vahşi olayların ardından bir toplumun anatomisi!
TBMM’de Anayasa değişikliği oylamasıyla birlikte gerginleşen Türkiye, ardı ardına patlak veren birçok olayla sarsıldı. Yumruk hadiseleri, şehit cenazeleri, İzmir’de yaşanan seri cinayetler ve Siirt’teki küçük çocuklara yönelik cinsel istismar olayı…
Yaşanan bu insanlık dışı olaylar, toplumun birçok kesiminde endişenin yanı sıra bazı soru işaretlerine de neden oldu.
İzmir'de ardı ardına işlenen cinayetlerle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında katil zanlısı H. A, Muğla'nın Bodrum ilçesinde yakalandı. Yakalanmasının ardından, her ne kadar sonradan yapılan açıklamada zanlının üzerinde 600 lira ve 200 dolar para bulunduğu, pasaportu olmadığı belirtilse de ilk gelen bilgilerde, Yunan adalarına kaçmaya hazırlandığı, üzerinde pasaport ve 4 bin avro ele geçirildiği bilgisi… (Bu kadar parayı nereden buldu? Gasp olayı ise neden çantalarını alıp kaçmadı? Yurt dışına kaçırılmasına kimler yardımcı olacaktı? Gerçekten bu soruların geçerliliği varsa nüfusunun Mardin'in Nusaybin ilçesinde olması özellikle seçilmiş bir durum mu? Vb sorular)
Siirt Pervari'de bir çocuğun öldürüldüğü, bir çocuğun da yaralandığı cinsel taciz olayının bir yıl önce yaşanmasına rağmen neden şimdi gündeme getirildiği…
Ahmet Türk’e yumruklu saldırının ardından Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ında aynı şekilde saldırıya uğraması…
Yeniden çoğalan şehit cenazeleri…
Tüm bu kuşkuların neticesinde;
Acaba birileri Anayasa Değişikliği sürecini baltalamak için özellikle Türkiye’yi karıştırmaya yönelik girişimlerde mi bulunuyor? Sorusu…
Bu sorunun ardından, “yok artık diye yükselen sesler”…
Evet, bu olayların bazılarının münferit olaylar olması oldukça muhtemel…
Ancak, bu sesini yükseltenler hiç düşünmezler mi neden toplum hemen böyle bir yargıya varıyor?
Sadece bir iki örnekten yola çıkarsak bu sorunun cevabını da vermiş olacağız…
Danıştay cinayetinde, TÜBİTAK'ın kayıtların silinmesi ile ilgili verdiği rapor ortadayken, birilerinin yüzsüzce, Fethullah Gülen'in yeğeni Kemalettin Gülen'in Alparslan Arslan'a Vakit'in kupürünü verdiği yalanına sarılması…
Baskının, 2008 yılında, Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından AK Parti’ye açılan kapatma davası dosyasına “delil” olarak girmesi…
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın anayasa değişikliğini bile şeriata dayandırması…
Ve tüm iğrenç olayların muhafazakâr kesimin üzerine yıkılmak istenmesi…
Bunların yanı sıra, önceden de Kürtlere ağır hakaretlerde bulunan bir gazetecinin (Vatan yazarı Mine Kırıkkanat), Siirt'teki olayları fırsat bilerek toplumu çok gerebilecek açıklamalar yapması ve yine Kürt kökenli vatandaşları aşağılaması, Vakit Gazetesi’ne dil uzatması, Başbakan’ı hedef alması hadisesi bazı medya gruplarının olaylara bakış açısını gösterir cinsten…
Sonuç itibariyle bu halk, gelişmelerle ilgili endişelerini dile getiriyor ve aklına birçok soru işareti takılıyorsa, ne çocuklara yönelik cinsel istismarı önemsemeyecek, yüreği yanmayacak kadar aşağılık, ne de yaşanan seri cinayetler üzerinden komplo teorileri üretmeye meraklı…
Bir ülke de vatandaş, yargısına dahi güvenemiyorsa, o toplumdan ne beklenebilir ki?
Bu arada, Vakit Gazetesi'nin Siirt olayı ile ilgili attığı manşet karşısında, "Vakit beni korkutan bir gazete. Geçmişte beni de hedef aldılar. Başka aldıkları hedefler kim vurduya gitti. O yüzden Vakit'le dövüşecek kadar cesur değilim ben" diye olağanüstü saçmalayan Mine Kırıkkanat’ a bir sorum olacak.
Yaşanan olayların biraz arka planında neler olduğunu görebilirseniz, Vakit Gazetesi’nden korkacağınız yere, korkularınızı kendinize çok daha yakınlarda aramanız çok daha isabetli olmaz mı?